Bugün asgari ücretli bir çalışanın maaşı, daha cebe girmeden eriyor. Kira, fatura, ulaşım ve temel gıda harcamaları sabit; maaş ise her ay biraz daha küçülüyor. Yapılan zam, çoğu vatandaş için “rahatlama” değil, ancak “biraz daha nefes alma” anlamına geliyor. O nefes de çoğu zaman ayın ortasını bulmadan kesiliyor.
Enflasyonla mücadele vurgusu sıkça yapılıyor. Ancak sokaktaki vatandaş enflasyonu tabloda değil, etikette görüyor. Markette fiyatlar haftalık değişirken, ücretler yılda bir kez güncelleniyor. Bu dengesizlik devam ettiği sürece, asgari ücret artışları ne kadar yüksek açıklanırsa açıklansın, hayat pahalı kalmaya devam ediyor.
Bir diğer sorun da beklentiyle gerçek arasındaki fark. Açıklanan rakamlar genelde “beklentileri karşıladı” şeklinde yorumlanıyor. Oysa beklenti kimin beklentisi? Asgari ücretle geçinen bir aile için beklenti; ay sonunu borçsuz kapatabilmek, çocuğuna mahcup olmamak, temel ihtiyaçlarını kısmadan yaşayabilmek. Bu beklenti hâlâ karşılanmış değil.
Üretici de rahat değil, esnaf da. Artan maliyetler zincirleme şekilde fiyatlara yansıyor. İşveren “yüküm arttı” diyor, çalışan “maaş yetmiyor” diyor. İki tarafın arasında kalan ise yine ekonomi yönetimi. Burada kalıcı çözüm, sadece ücrete zam yapmak değil; alım gücünü koruyacak istikrarlı bir fiyat politikası oluşturmak.
Asgari ücret artışı bir sonuçtur, sebep değil. Sebep; yüksek enflasyon, öngörülemez fiyatlar ve gelir-gider dengesinin bozulmasıdır. Bu tablo değişmeden, her yeni yıl aynı tartışmayı yapmaya devam ederiz.