Aşkın Nefesi: Sümer’den Modern İnsana Eros’un Dönüşü

İnsanın en eski sezgisi, bugün de olduğu gibi, yaşamın görünmeyen bir nefesle sürdüğünü fark etmesiydi.

Peki, o nefesi hissetmediğimizde mi, yoksa artık alamadığımızda mı ölürüz? Bu sorunun cevabı, okuyanın anlayışına göredir.

Bilinen ilk yazılı kaynaklarda-Sümerler’in Dumuzi’nin Rüyası ve İştar’ın İnişi destanlarında-Dumuzi’nin İnanna ile birleşmesiyle çiçekler açar, mahsuller çoğalır, başaklar baş verir, hayvanlar yavrular ya da yumurtlardı.

Dumuzi’nin yeraltından yeryüzüne çıkışı, baharın başlangıcı sayılmıştır. Bu olay, Anadolu kültüründe yüzyıllar sonra Hıdırellez olarak yaşamaya devam etmiştir.

Onlara göre her yeşeren dal, her doğan çocuk, her taşan ırmak bu kutsal kudretten pay alırdı.

Evrenin özü, görünmeyen ama her varlıkta hissedilen can verici özdü. Bu güç yalnızca yaratmaz, aynı zamanda bağlardı: göğü yere, suyu toprağa, ruhu bedene…

Zaman geçti, inanç biçimleri değişti.

Anadolu’nun dağlarında bu yaratıcı enerjiye Dionysos adı verildi. Artık o yalnız doğayı değil, insanı da sarhoş eden, coşturup çözülmeye götüren bir ilke olmuştu.

Dionysos, toprağın ve insanın aynı döngüye ait olduğunu hatırlatıyordu: Her şey ölür, ama yeniden doğar. Kırılan her kabuk, yeni bir yaşamın başlangıcıdır. Bu yüzden onun inancında sarhoşluk bir kaçış değil, varlığın derinliğine inişti.

Sonra Yunanlılar geldi; o eski “yaşama kudreti”ni yeniden adlandırdılar: Eros.

Başlangıçta Eros, evrenin yaratıcı çekimiydi-gökleri birbirine bağlayan ilk kıvılcım. Zamanla insana yöneldi: gözde, bedende, arzuda görünür oldu.

Platon ise onu yeniden düşünceye çevirdi.

Eros artık bir tanrı değil, ruhun Tanrı’ya yükselme isteğiydi.

İnsanın kendi eksikliğini fark etmesi, onu arayışa iten ışıktı. O ışık, “önce kendini tanı” sözüne eyleme geçerek varlığa ve varoluştaki işleyişin insanda tamamlanma ve bilinme olarak parladı.

Tasavvuf bu çizgiyi içe çevirdi. Varoluşu anlama çabası bireyin kendini aşkla varoluşa adamaya dönüşerek bu birlikle doğan yaşam tarzını doğurdu. Artık yaratılmış yaratan için hoş görülüyordu.

Artık Eros’un oku kalbe saplandı. “Ben seni sevdim ey Hak,” diyen derviş, Platon’un merdivenini iç dünyasında yeniden kurdu.

Her basamakta bir benliğini bıraktı, her adımda biraz daha yandı.

Tasavvufta aşk artık bir kavram değil, varoluşun özüdür.

Mecnun’un Leyla’da bulduğu, Yunus’un “Benim işim sevmektir” diye özetlediği şey; evrenin ilk nefesinden gelen o yaratıcı hayat enerjisinin insandaki yankısıdır.

Aşk, insanın kendini tanımasını ve varlıkla bağ kurmasını sağlayan yüce kudrette anlam kazandı.

Modern insan, dönüştüğü teknolojinin gürültüsünde; ışığın yerine ekranı koyan, ağaçtan, topraktan, bedenden ve kalpten uzak düşen bir varlık olarak aynı sorunun etrafında dönüyor: “Ne için yaşıyorum?”

Bu soru, Eros’un hâlâ içimizde olduğunun bir kanıtıdır. O, bireyi evrensel insana dönüştürerek varoluşu yeniden birleştirmek isteyen aynı kudrettir.

O nefes, doğada hep eser.

Sümer destanlarında yenilenmiş, kutsal kitaplarda Habil ve Kabil’in kurban öyküsünde sembolleşmiş, Anadolu’da Dionysos’un coşkusuna dönüşmüş, klasik çağın sanatını doğurmuş, Platon’un merdiveninde bilgiye, tasavvufta Mevlana ve Yunus’un dilinde ilahi aşka bürünmüştür.

Aşk, insanlık tarihinin en eski teması olarak edebiyatla ebedileşmiştir.

Şimdi, aşk her zamanki yeri olan seven gönüllerle varoluşun dağılmış hâli içinde varlığını sürdürürken yeniden ortaya çıkma arzusu yine seven kalplerde ışıldıyor.

Belki de aşk artık bir kişide değil, varlığın kendisinde aranmalı. Çünkü aşk, hiçbir zaman yalnızca iki kalp arasında değildi; o, evrenin kendini yeniden üretme arzusuydu.

Artık Eros’un okları göğsümüzü değil, bilincimizi deliyor: “Uyan,” diyor, “yaşamı hisset. Çünkü sen hâlâ o nefessin.”