Bakış Değişince Hayat Değişir

İnsan kendisini bütünden ayrı görmemeyi öğrendiğinde ne olur? Asıl mesele burada başlar. Çünkü bütünlük yalnızca güzel bir düşünce değildir. İnsan gerçekten kendisini hayatın bütünü içinde görmeye başladığında, yaptığı işin anlamı da değişir.

Doktor olduğunda karşısındaki insan artık bir “vaka”, bir tahlil sonucu ya da dosya olmaktan çıkar. Acıyı kendi bedenindeki bir yara gibi hisseder. Tıbbın amacı yalnızca hastalığı yok etmek değil, insanı yeniden bütünlüğüne kavuşturmak olur.

Mühendis olduğunda proje yalnızca teknik bir hesap değildir. Bir baraj yaparken suyun debisini hesaplamanın yanında nehrin akışını, balığın yaşamını, toprağın dengesini ve orada yaşayan insanların hayatını da düşünür.

Öğretmen olduğunda öğrencisini aldığı notla sınırlamaz. Sınav kâğıdından önce gözlerine bakar. Çünkü karşısındaki bir “performans” değil, gelişmekte olan bir insandır.

Mimar yalnızca bina yapmaz; o binanın insanla, şehirle, ışıkla ve zamanla kuracağı ilişkiyi tartar. Çiftçi toprağı üretim aracı olarak görmez. Yönetici insanı istatistik olarak görmez. Devlet insanı nüfus olarak görmez.

Bütünlük bilinci, insanın yaptığı her işe başka bir anlam kazandırır. Bu bir romantizm ya da idealizm değildir. İnsanın kendi gerçeğine uyanmasıdır.

Çünkü insan hiçbir zaman gerçekten yalnız değildir. Soluduğu hava, içtiği su, yediği gıda, üzerinde yaşadığı toprak ve kurduğu bütün ilişkiler onun varlığının içindedir. Kendisini diğerlerinden tamamen ayrı gördüğünde yalnızlaşır. Doğayı kendisinden ayrı gördüğünde onu tüketilecek bir nesneye dönüştürür. Başkasının acısını kendisinden ayrı gördüğünde merhametini, toplumun sorununu kendisinden ayrı gördüğünde sorumluluğunu kaybeder.

Oysa bütünlük bilinci başka bir gerçekliği gösterir: Ben yalnızca kendim değilim; ilişkilerimin oluşturduğu bütünüm.

Bu yüzden “ben” kelimesinin anlamını yeniden düşünmek gerekir. Ben bedenimden, ailemden, mesleğimden, malımdan ibaret değilim. Başkalarından tamamen kopmuş bağımsız bir varlık da değilim. Ben, bütün bu ilişkilerin içinde var olan bir insanım.

Buradan bakıldığında medeniyetin anlamı da değişir. Medeniyet herkesin aynı olması değildir. Farklılıkların birbirini yok etmeden birlikte yaşayabilmesidir. Sağ el sol el değildir, kalp akciğer değildir, ağaç arı değildir. Fakat hiçbiri kendi varlığını bütünden kopuk sürdüremez. Farklılık ayrılık değildir. Asıl sorun, farklılığı kopuş sebebi haline getirmektir.

Bugün dünyanın yaşadığı birçok problemin altında bu kopuş anlayışı yatıyor. İnsan doğadan, birey toplumdan, ekonomi ahlaktan, bilgi hikmetten, uzmanlık bütünden ayrılmıştır. Her parça kendi doğrusu içinde ilerlerken bütünün ne hale geldiği unutulmuştur.

Bu yüzden çağımızın ihtiyacı daha fazla bilgi değil, bilgileri birbirine bağlayacak bir idraktir. Doktor hastayı, mühendis nehri, öğretmen öğrenciyi, yönetici toplumu bütünden kopuk görmediğinde yaptığı iş değişir. Artık soru yalnızca “Ben ne yapıyorum?” değildir. Asıl soru şudur: “Yaptığım şey bütün üzerinde ne oluşturuyor?”

Bu soru insanı bireysel çıkardan sorumluluğa taşır. Kazanmak başkasının kaybetmesi anlamına gelmez. Bir toplumun zenginliği başka bir toplumun yoksulluğu üzerine kurulmaz. Çünkü bütünlük içinde bakıldığında başkasının kaybı, sonunda bütünün kaybıdır.

Ve insan bütünden ayrı olmadığını gerçekten kavradığında yalnızca başkalarına karşı davranışı değil, kendisine karşı davranışı da değişir. Kendisine zarar veren alışkanlıklarını kendi varlığından bağımsız göremez. Sürekli daha fazlasına sahip olmayı, daha çok olmakla karıştırmaz. Çünkü artık bilir: Sahip olduğum şeyler beni çoğaltmaz; kurduğum ilişkiler beni çoğaltır.

Belki de bütün bu düşüncenin en sade ifadesi şudur: Ne kadar ayrı sanırsan o kadar yalnızsındır; ne kadar bir olduğunu hatırlarsan o kadar çoğalırsın. İnsanın gerçek zenginliği, kendisine ait sandığı şeylerin miktarında değil, kendisini ne kadar büyük bir bütünün içinde görebildiğindedir.

Bütünlük bilinci dünyayı değiştirme sözü vermez. Önce dünyayla kurduğu ilişkiyi değiştirme imkânı verir. Ve belki bütün büyük dönüşümler zaten burada başlar. İnsan önce bakışını değiştirir. Sonra davranışını. Sonra yaptığı işi. Sonra çevresini. Bir gün fark eder ki değişen yalnızca kendisi değildir. Kendisiyle birlikte dokunduğu bütün de değişmektedir.