Bir çocuk “İnsan doğanın bir parçasıdır” cümlesini okuyabilir, sınavda doğru yazabilir. Ama bir ağacın kesildiğini gördüğünde içinde hiçbir şey kıpırdamıyorsa, o bilgi henüz onun bilgisi değildir. Cümleyi bilmektedir; anlamını yaşamamaktadır. Eğitimde asıl mesele burada başlar: Bilginin hayata geçmesi.
Bir büyüğün çocuğu bir ağacın yanına götürüp “Sen bu ağacın dışında değilsin. Onun ürettiği hava ciğerlerine giriyor. Ona vurduğun balta kendi hayatına vurduğun baltadır” demesi, yalnızca bilgi vermez. Zihinde bir ilişki kurar. Ağaç artık dışarıda duran bir nesne olmaktan çıkar.
Yazı bilgiyi saklar, nesiller boyunca taşır. Ama yazı donuktur. Canlı söz ise karşısındakine göre şekillenir. Amaç cümleyi ezberletmek değil, anlamın karşı tarafta doğmasını sağlamaktır.
Bu yüzden sohbet ve örnek olma, eğitimde kitaptan daha derin bir yer tutar. Çocuk yalnızca söyleneni değil, yaşananı da öğrenir. Bir öğretmen dürüstlükten saatlerce söz edebilir; ama küçük bir çıkar uğruna gerçeği eğdiğini gören öğrenci için o ders boşa gider. Söz ile davranış arasındaki tutarlılık, en güçlü öğretidir.
Bugünkü sistemin açmazı, çocuğa sürekli doğru sözler yüklerken bunların hayatla bağını kuramamasıdır. “Doğayı koru”, “Adil ol”, “Bütünün parçasısın”… Doğru cümleleri ezberlemek, doğru bir hayat kurmak demek değildir. Bazı şeyler anlatılarak değil, yaşanarak öğrenilir.
Bu yüzden sorular, hazır cevaplardan daha değerlidir. “Sen doğanın neresindesin?” “Başkasına zarar verdiğinde gerçekten yalnızca ona mı zarar vermiş oluyorsun?” Hazır cevap bilgi verir. Soru ise idraki harekete geçirir.
Bilgi insana ne düşüneceğini söyleyebilir. İdrak, nasıl bakacağını değiştirir. Bilgili insan doğanın korunması gerektiğini bilir; idrak sahibi insan yere çöp atmaz. Bilgili insan bütünlükten söz edebilir; idrak sahibi insan kendisini bütünden ayrı görmez.
Eğitim yalnızca bilgili insan yetiştirmemelidir. Bilgiyi davranışa, davranışı anlayışa, anlayışı da bir hayat biçimine dönüştürebilen insan yetiştirmelidir. Bunun yolu insanın insana temasından geçer. Kitap, bilim ve teknoloji önemlidir; ama insanın insana aktaracağı tecrübenin yerini tutamaz. İnsan yalnızca bilgiyle değil, ilişkiyle yetişir.
Bir nesil diğerine kavramlarını değil, dünyaya bakışını da aktarır. Sözün arkasında hayat varsa söz güç kazanır. “Dudaktan kulağa” aktarımın gerçek anlamı budur: Bilginin değil, hâlin taşınması.
Bilgi yazılır, kitaplarda saklanır. Ama idrak insandan insana geçer: bir bakışla, bir davranışla, bazen de tek bir cümleyle.
Gerçek eğitim, çocuğun hafızasını doldurmak değil; bildiği şeyin hakikatini kendi hayatında görebileceği bir bakış kazandırmaktır. Bilgi yazılır. İdrak aktarılır.