Dünya

İnsan başlangıçta dünyayı ikiye ayırır: süflî dünya ve ulvî dünya. Bedeni aşağıya, ruhu yukarıya ait görür. Maddeyi değersiz, manayı ise ulaşılması gereken yüce bir âlem olarak düşünür.

Bu ayrım, hakikati anlamaya çalışan zihnin ilk basamağıdır. Bu aynı zamanda evrimsel süreçte, doğa ve toplum içinde yürüyen insanın yolculuğundaki alanlardır. Hem yaşar, kurar geçer. Hem de müekkeli (etkilisi, oranın adamı) olur oranın yaşatıcısı olur.

Fakat idrak derinleştikçe insan, bu ayrımın da zihnin kurduğu bir perde olduğunu fark eder. Çünkü beden manadan ayrı değildir; mana da bedenden bağımsız değildir. Ruh bedende tecelli eder, beden ruhun görünüşüdür. Görünen ile görünmeyen aynı hakikatin iki ayrı yüzü değildir; tek hakikatin farklı algılanış biçimleridir.

İnsan, bütünü kesik kesik, kopuk kopuk algıladığı için gördüklerini birbirinden ayrı sanıyor. Eylemleyeni kendi olduğunda bunun anlamın idrakin oluşması gereken aşamalar olduğunun bilinciyle hareket ediyor.

Dine göre ahiret dünyadaki eylemlerimizden doğacak ebedi yaşam alanımızdır. Yani bedensel benliğin/egonun varoluşta eriyerek varoluşun bedende vücuda/dile gelmesi.Adem’e dönüştüğü idrakine gelinmesidir.

Bu yaşam alanı yani ahiret yeryüzünden veya iç dünyamızdan ayrı bir mekan değil. Çoklu bakış ve yaşamın iç içe olduğu zamanın ve mekanın var edildiği dünyamızdır. Zamana ve mekana indiğimizde sayılara dökmüş, kesret geçmiş oluruz.

İnsan dünya ile ahireti iki ayrı ülke gibi gördüğü sürece ikilik içinde yaşar. Birini terk edip ötekine ulaşmaya çalışır. Oysa dünya da ahiret de aynı varoluşun iki ismidir. Dünya, hakikatin görünüşüdür; ahiret ise o görünüş ile birleşmeden doğan manadır. Biri ötekinden bağımsız değildir.

Bu idrake ulaşıldığında insan, artık ne dünyaya tutunur ne de ahireti bir ödül olarak bekler. Dünya ve ahiret ayrımı da ortadan kalkar. Çünkü hakikatte ne ulvî vardır ne süflî; ne aşağı vardır ne yukarı. Bunlar insan zihninin kurduğu karşıtlıklardır.

Hakikat, olduğu gibidir.

Orada isimler düşer, sıfatlar susar, karşıtlıklar çözülür. Geriye yalnızca varlık kalır. İnsan da kendisini artık beden veya ruh olarak değil, hakikatin kendisindeki tecellisi olarak görmeye başlar.

Belki de dinin hedefi, insanı dünyadan ahirete taşımak değil; “hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi de ahiret için” yani maddeyi manaya evirerek dünya ile ahiret ayrımını aşarak, her ikisinin de tek bir hakikatin farklı görünüşleri olduğunu idrak ettirmektir. İşte o zaman insan, ne dünyaya mahkûmdur ne de ahirete muhtaçtır. O, her an tazelenen, olduğu gibi olan hakikatin içinde yaşamaktadır.