Kime nasıl ibadet ettiğini görüyoruz ama niyetini görmüyoruz. Ritüeli görüyoruz ama iç dünyayı görmüyoruz. Sembolü görüyoruz ama anlamı görmüyoruz.
İnanç dediğimiz şey, şekil değil; yönelimdir. İbadet dediğimiz şey, hareket değil; bilinçtir. Niyet dediğimiz şey ise, insanın iç pusulasıdır. Dışarıdan bakınca herkes aynı secdeyi yapabilir, aynı duayı okuyabilir, aynı ritüeli tekrar edebilir. Ama içeride bambaşka evrenler vardır. Biri teslimiyetle yapar, biri korkuyla yapar, biri alışkanlıkla yapar, biri gösterişle yapar. Görüntü aynıdır, hakikat değildir.
Asıl mesele şu soruda düğümleniyor: İnsan neye yöneliyor? Güce mi, paraya mı, makama mı, egoya mı, Tanrı’ya mı, hakikate mi, vicdana mı?
Bazı insanlar Tanrı adına yaşar ama Tanrı’nın yarattıklarına dahi hiç yaklaşmaz. Bazı insanlar Tanrı’nın adını bilmez ama hakikate yakındır. Bazıları çok ibadet eder ama merhameti yoktur. Bazıları az konuşur ama vicdanı vardır.
İbadet, insanı dönüştürmüyorsa, sadece tekrardır.
İnanç, insanı ahlâka taşımıyorsa, sadece kimliktir.
Niyet, insanı iyiliğe yöneltmiyorsa, sadece kelimedir.
Burada tehlikeli olan şey şu: İnancı bir üstünlük aracına çevirmek. “Ben doğrudayım, sen yanlışsın” dili, maneviyat değil, egodur.” Kimin ibadeti makbul” tartışması, Tanrı’ya değil, güce yakındır. Çünkü hakikat kibirle yan yana durmaz.
İnsanları inanç biçimleri üzerinden yargılamak, aslında kendi iç boşluğunun savunmasıdır. Emin olan insan bağırmaz. Güvende olan insan hor görmez. Hakikate yaslanan insan küçümsemez. Çünkü bilinci şunu bilir: Hakikat, insanı daraltmaz; genişletir. Huzur verir.
İnanç bir yöneliştir. Niyet bir pusuladır.
İbadet bir araçtır. Amaç insan olmaktır. İnsandan beklenen de tevhit-birlik inancı inanan ile inanılanın eylemsel birliğinde varoluşun kendisi olmaktır. Bu da sevgiyle saygıyla, Barış içinde yaşam demektir.