İnsanın Serüveni

İnsanın kendinden söz ettirmesi yine insan eliyledir. İnsan, ne – kimlerden olduğunu, nerden geldiğini, niçin burda olduğunu sorgulamış ve yüklü bir külliyat oluşturmuştur.

Bu külliyatın kendini tatmin etmemesi daha doğrusu eylemleyerek bilince aktaramaması nedeniyledir ki bilinmez yerlerden (uzaydan veya batmış kıtadan) geldiğini savlayarak varlığına bir meşruiyet aramaktadır. Ekseriyet de bir inanca tabi olarak dünyevi ve uhrevi diye ikili bir kurgu ile hayatlarına devam etmekteler.

Bilim evrim teorisi ile, dinler kendi literal dilleri ile varlık sebebini ve varoluşu anlatıyor ama bireyin bu anlatılanları duyup anlayıp anlamadığı veya ne anladığı kendi özel durumudur.

İnsanın kurdu insandır, yani insan insanın düşüncesini yiyerek insan olur. Ziya Paşa da: Adama adam gerek adam etsin adamı. Adam adam olmayınca adam ne yapsın adamı diyerek insanın orijinal ilk halinde kendini bilip adam olacağını dile getirmiş.

Simge olarak Hz. Adem ve çocuklarının ürettikleri günümüz düşün dünyasını oluşturmuştur. Her bir akıl sahibi bu düşünceyi ya inanıp temsil etmede ya da yaşayıp yaşatmadadır. O zaman biz payımıza düşeni ortak paydamız olan Hz. Adem’e atfederek kendi hakikatimizi anlayacağız. Başka türlü farklı paydalar olarak bir araya gelip birlik ve beraberlik içinde yaşamamızın imkanı yok.

Her din ve dil, ırk diye yapılan ayrımların evrensel olan Âdem katında hiçbir değeri yok. Birbirine bağlantı dili olan ‘Rab’cayı bilip uymadan anlaşmanın mümkünü yoktur.

Rab dili varoluşun doğa yasalarına bağlı sistem temelli insanın bu sistemle bütünleşik yaşamı idame ederek yaşayıp yaşatma sistemidir. Ben değil biz, biz değil, hepimiz merkezlidir. Fatiha suresi boşuna “elhamdulillahi rabbil alemin” olarak başlamıyor. Bu yolda yürüyerek din gününe hazır olmak bireye düşmektedir.

Tarihte Hz. Nuh bireysel kurtuluşla, Hz. Musa kabilesel kurtuluşla, Hz. Muhammet ümmetsel kurtuluşla, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ulusal kurtuluşla ilahi sistem olan birbirini tamamlayıcı sevgi ve paylaşımla, birlikte yaşam sistemini kurma mücadelesi vermişlerdir. Ardılları maalesef bu sisteme ters işlem yaparak dünyalık derdine düşüp ben odaklı yaşamın safına geçmişlerdir.

Günümüzde Birleşmiş Milletler kurularak oluşan siyasi birliktelikler tanınmış ve oluşturulan hukuk sistemi içinde yaşanmasının yolu açmaya çalışılmıştır lakin güçlü siyasi iradeler hak ve adaleti değil de kendi gereksinimini önde tuttuğundan zayıf idarelerdeki yaşamı bozmaktalar.

Halbuki insan olmanın gereği herkesin yaşam, sağlık ve gıda hakkı korunsa ve dünyaya ait değerler gereğince değerlendirilse dünya yaşamaya doyulmaz bir cennete dönüşecek. İlahi düşünce hep bunu oluşturmak üzere yasalar koymuştur. Ama yaratıcı indinde tek din olmasına rağmen siyasi irade bu dini kendi kültürüne göre yorumlayıp menfaati doğrultusunda kendilerini önceleyip ötekini kafir ilan edip dışlayarak düşmanlık üretmişlerdir.

Din olgusunun kökenine bakıldığında her varlığı kutsal ruhun donmuş hali olarak gören animizmden başladığı ve birlikte yaşamın kutsanarak sürdüğü yaşama itaat değil, siyasi idarelere itaat edip hesap vermeye dönüşerek birey-insan ortadan kaldırılıp din siyasi ideolojilere köle yapılmıştır.

Bu idarelerce denizler, yer yüzü, gökyüzü talaan edilmekte hayatı oluşturan döngü kırılarak insanın yaşam alanı yok edilmektedir. Bu gidişle insan görünümlü bu organizmaların ortadan kalkarak yapay bir biyo robotik bir varlığa dönüşeceği kaçınılmazdır.

Yaratıcı kudret içinde nice yaşamlar barındırmaktadır ve insan ahseni takvim üzere halk olunmuştur. İnsan, kendini selahiyete çıkartacak eylemleriyle içindeki kirlerden arındığında doğa yeniden onda yaşamaya başlar. Doğa çalışır, döngü işler, denge kurulur. O zaman yeniden hatırlarız: Her ne kadar insanın kurdu insan olsa da insan, yine insanla iyileşir. Yaşayan canlarımız sağ olsun