İş adamı samimiyetle şaşırmıştı: "Ben de çalıştım, o da çalıştı. Ben kazandım, o kazanamadı."
Bu cümle, kapitalizmin en derin yanılsamasını özetler: Herkes çalışır ama çalışmak herkes için aynı şey değildir.
Bir insan kendi emeğini satar. Bir başkası başkalarının emeğini satın alır. İkisi de çalışıyor olabilir ama biri ücretlidir, diğeri sermayedardır. Biri zamanını satar, diğeri zamanı satın alır. Bu farkı görmezden gelip "ikisi de çalıştı" demek, tarlayı işleyen köylü ile tarlaya sahip olan ağayı aynı kefeye koymaktır.
Peki bugün ne oluyor?
On ev sahibi iş adamı şimdi başka bir derttedir: "İnsanlar iş beğenmiyor. İşçi bulamıyorum."
Elektrik pahalı, girdi maliyetleri uçmuş, iş ağır. İşçi bulmak zorlaşmış. Neden?
Çünkü işçi artık hesabını yapıyor: Günde on saat çalışacak, belki iki saat yolda gidecek. Asgari ücret alacak. Kiraya versen yetmiyor, faturaları ödesen yetmiyor, çocuğunun okul masrafını karşılasan yetmiyor. Üstelik işin güvencesi yok. Bugün var, yarın yok.
Bu hesabı yapan işçi, teklifi geri çevirdiğinde arkasından ne deniyor? "İş beğenmiyor."
Hayır. İnsan, hayatını satın alamayacağı bir ücret karşılığında emeğini satmak istemiyor. Çalışmaktan kaçmıyor; yoksulluğa mahkûm olmaktan kaçıyor.
İşverenin cümlesi: "İşçi bulamıyorum."
İşçinin cümlesi: "Bu ücretle çalışsam hayatımı kuramıyorum."
Aynı gerçeklik, iki farklı ağız. Ama düzen hep güçlü olanın dilini konuşur. Servet sahibi olana "girişimci", "çalışkan" denir. Yoksul kalana "yeterince çalışmamış" denir. Başkasının emeğiyle büyüyen servet övülür; kendi emeğiyle geçinemeyenin durumu ayıplanır.
Oysa işçi daha çok çalışsaydı daha mı çok kazanacaktı? Asgari ücretle fazla mesai yapsa, ikinci işte çalışsa, kaç ev alabilir? Hiç. Çünkü ücretli emek, birikim yapmaya değil, ancak hayatta kalmaya yetecek şekilde ayarlanmıştır. Sınıf atlamak, ücretli emeğin vaat ettiği ama asla sunmadığı bir hayaldir.
Bugün insanlar bu hayali terk ediyor. Sadece çalışarak ev sahibi olamayacağını, emekli olduğunda hâlâ kiracı olacağını, çocuğunun geleceğini kurmak için iki maaşın bile yetmediğini görüyor. Ve "daha çok çalış" öğüdünü sorguluyor.
Ama mesele sadece para değil. Mesele, insanın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olabilmesi. Mesele, emeğin değeri.
On evi olan adamın, eski çalışanına "Ben çalıştım, sen çalıştın" demesi, farkı görmezden gelmektir. O fark ki: biri ömrünü satmış, diğeri ömür satın almıştır.
Ve bugün işveren "işçi bulamıyorum" diyorsa, belki de sorusunu değiştirmelidir:
"Bu iş, insanın çalışarak insanca yaşayabileceği bir hayat sunuyor mu?"
Cevap hayırsa, suç işçinin iş beğenmemesi değil, emeğin yaşatmaya yetmediği bir düzenin kurulmuş olmasıdır.
Belki de bugün değişen şey, insanların çalışma isteği değil; kölelikle emek arasındaki farkı artık daha net görmeye başlamalarıdır.
Ve bir gün, kapıda beklemek yerine kendi avının peşine düşen bir toplum olana dek, bu soru hep sorulacaktır.