Sonra insan ortaya çıktı. İnsan, önceden anılır bir varlık değildi. Varlığının farkına vardığında gördüğüne ad koydu.
Adla birlikte dünya anlam kazandı, görünür oldu.
Zaman ve mekân ayrımları, bölünmeler ve farklılıklar arasında insan bütünün öğesine dönüştü. Yaratan ile yaratılan arasındaki birlik bilinci, iyiyle kötüye kurban edildi. Ardından yasalar kondu; iç duygu, doğa ve toplum arasındaki dengeyi sağlamak için. Niyetlerden doğan eylemler yargılandı, bilincin daha geniş bir katmanına taşınsın diye “ahiret” denen sonsuz mahkemeye havale edildi.
Sonra... insan, o büyük varlıktan ayrı olmadığını fark etti.
“Vahdet-i vücûd”-iyinin de kötünün de kaynağının aynı özden geldiğini, varoluştaki dengesizliklerin yalnızca insanın içindeki tersliğin yansıması olduğunu anladı.
Yunus Emre, bu bilinci sevgiyle dile getirdi:
“Madem yaratılmış, öyleyse ben anlamasam da varoluşta yeri vardır. Onu da severim, yaratandan ötürü.” Ve sevgiyle “ben”i eritti, varlıkla bir oldu.
Sonra Niyazi Mısrî’nin sesi duyuldu: “Lütf u kahrı şey-i vâhid bilmeyen çekti azâp,
Ol azaptan kurtulup sultan olan anlar bizi…”
İyinin ve kötünün, lütfun ve kahırın aynı kaynaktan aktığını söyleyen bu ses, ikiliği aşmanın yolunu gösterdi. Çünkü zihinde bir şey ancak adla görünür; gözün gördüğü, ancak kelimeyle birleştiğinde var sayılır. Yaratmanın ilk eylemi bu yüzden kelimedir- “Ol” demekle başlayan bir varlık yankısıdır.
Ad koymak, bir sınır çizmek olduğu kadar bir anlam çağrısıdır.
İnsan, her adla hem dışını hem içini belirler. “Ben” der hemen ardından “öteki” belirir. “Ben”in farkına vardığında tamlanmanın kapısı aralanır; “öteki” dediğinde ayrılığın ve azabın. Bu yüzden insan, iki yönlü bir kapıdır.
Zihin böyle işler; çünkü insan aklı sınırsız olanı sınıra, zamansız olanı çizgiye dökmeden kavrayamaz. Her şeyin bir başlangıcı ve sonu olmalıdır der; bu, ona düzen ve anlam kazandırır.
Fakat bu arayış yalnızca düzen için değil, yaratıcı düşüncenin kendisini anlamak içindir.
İnsan, kendi sınırlılığını fark ettikçe, onu kuşatan bir “bütün” arar. Adı Tanrı, Evren ya da Zihin olsun-her seferinde aynı kaynağa döner.
Bilim bu sessizliği ölçmeye girişir. Yöntemi gözlem ve tekrardır. Fakat gözlem derinleştikçe, “baş” ve “son” çizgileri bulanıklaşır. Nano saniyelerden ışık yıllarına kadar uzanan ölçüler arasında akıl tükenir; çünkü “Ben”den uzaklaşmaktadır.
Atomun içine bakarsın, parçalanır. Evrenin sonuna gidersin, bükülür. Zamanın öncesine uzanırsın, nokta sıfıra döner. Ama o sıfırın içinde her şeyin potansiyeli gizlidir. İşte orada, insan zihni bir an durur. Aradığı kesinlik çözülür, yerini fark edişin huzuru alır.
O noktada “baş” ile “son”, “yaratıcı” ile “yaratılan”, “kelime” ile “mana” birbirine karışır.
Her şey dönüşür. Ve insan, artık yalnızca anlamı değil, anlamın kendisini görür.
Belki de bu yüzden sonunda sükûna erer. Çünkü bilir ki ne kelime ötekisiz var olabilir ne de varlık adı olmadan.
Yaratmak, ad koymaktır; ama aynı zamanda adın ötesini işitebilmektir. Bir kelimenin içindeki sessizliği duymak — işte hakiki bilgelik oradadır.