KENDİNDEN KENDİNE: BİLİNÇ OLMAK

İnsanın kendisiyle ilişkisi, çoğu zaman hazır verilmiş bir haritanın içinde (kader çizgisi) başlar. Ailesinin sesi, toplumun görgüsü, inandığı dinin öğrettiği değerler, okuduğu kitapların dili...

Bütün bu katmanlar, insanın iç dünyasında yavaş yavaş bir “ben” biçimi örer. Kişi, o biçimle görür, o biçimle düşünür, o biçimle değerlendirir. Ama bir zaman gelir o biçim artık dar gelir.

O vakit insan sorar: iyi ve kötü yargılar kendimi oluşturduğuna göre tüm varoluşu yaratanın da tanrı olduğuna göre onun yarattığını iyi ve kötü diye tasnif kişiye göre ve kişiye göre de değişken ise eşyanın ve kendi hakikatime nasıl ereceğim?

Beni ben yapan değerler olmasa, neyi nasıl anlayacağım? Bu bağlamda ya benliğine sarılarak nefsini rab edinir ya da sevdiği değer verdiği bir kapıya.

Kendini kendinden nasıl arıtmak, boşaltmak. Bu birey için bir kırılmadır. Kendini kendi yargılarından çözmek, insanın ilk büyük içsel cesaretidir. Artık inandığı şeyleri sadece inanmak için değil, anlamak ve yeniden doğurmak için taşır kalbinde.

Kendinden kendini arındırmak... işte bu, benliğin kabuğunu çatlatan ilk sancıdır. Tıpkı bir tohumun toprağı yararak ışığa yönelmesi gibi.

Fakat boşluk korkutur. İnsan, kendi değerlerinden soyunduğunda bir anlığına anlamın da elinden kaydığını hisseder. İşte o an, dış katmanlardan iç çekirdeğe doğru yürüyüş başlar: kültürün kalıplarından geçerek sezgiye, inancın biçiminden geçerek öz inanca, bilginin yükünden geçerek bilincin kendisine varmak...

Bu yürüyüşte her şey yeniden anlam kazanır. Artık dışsal olanla içsel olan arasında bir sınır kalmaz; insan hem çağının bilgisiyle yoğrulur hem kendi öz sesiyle konuşur. İnancı da bilgisi de eylemi de dışarıdan alınmış değil, kendinden doğmuş bir varoluşa dönüşür.

Kendinden doğmak; bu, artık sadece bireysel olgunlaşma değil, varoluşun bireyde yeniden var olmasıdır.

Evrenin sürekliliği, tarihin birikimi, kültürün sesi hep birlikte bireyin iç alanında yankı bulur. Orijinallik, işte bu yankının özgün titreşimidir: hiçbir şeyden kopmadan, her şeyi kendinde yeniden kurmak.

Ve sonunda insan şunu kavrar: Kendini boşaltmak, hiçliğe varmak değil; kendinden doğmak, yalnızca yeni bir ben değil, varoluşun bilinci olmaktır.

Tıpkı mevsimlerin döngüsünden doğan değişim ve dönüşümle kadim hayat gibi dışsal katmanlar, içsel derinliğe eridikçe, birey artık bir kişi değil, bir tanıklık hâline gelerek bilincin kendisine dönüşür.

Bu durum Enbiya suresi 104. Ayette belirtilmiştir. “O gün göğü, yazı tomarını dürer gibi düreriz. Yaratılışı ilk defa nasıl başlattıysak, onu yine biz iade ederiz. Bu, üzerimize aldığımız bir vaaddir; şüphesiz biz bunu yaparız.”