Yahudi, Hristiyan ve Müslüman halklar, farklı isim ve ritüellerle var olmuş olsalar da, özde aynı Tanrı’nın ve aynı peygamberlerin tarihsel ve kültürel açılımının farklı tezahürleridir. Bu üç inanç birbirinden ayrılamaz; birinin varlığı diğerini anlamlandırır ve bölgenin medeniyet dokusunu birlikte örer. Yeter ki adaletli bir yönetim altında olsunlar.
Haçlı Seferleri, Doğu ile Batı arasındaki bu kadim birliği bozdu. Birinci Haçlı Seferi’nin hançeri sadece Müslüman kanı dökmedi; aynı zamanda İslam dünyasının bilimini, sanatını ve dünya görüşünü hedef aldı. Ancak tarihin ironik cilvesiyle bu temas, Batı’da Rönesans’ı doğurdu. Batı, Doğu’nun matematiğini, tıbbını ve felsefesini kendi paradigması içinde dönüştürerek uygarlık hamlesi başlattı.
Selahaddin Eyyûbî, Haçlılarla bozulan bu birliği yeniden kurarak 800 yıl boyunca farklı inançların birlikte yaşamasının temelini attı. Onun hoşgörü ve adalet anlayışı, bölgede barışın mümkün olduğunu gösterdi.
İkinci Haçlı hançeri ise İngiliz ve Fransız emperyalizminin elinde şekillendi. İsrail devletinin kurulması, emperyal amaçlar uğruna bir planın parçasıydı. İsrailliler, kendi hedefleri için Amerikan emperyalizminin içine sızdılar ve bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başladılar. Bugün aynı topraklar, bu stratejinin gölgesinde yakılıp yıkılıyor.
Ortadoğu’da benzer bir tarihsel tema bugün Müslüman devletler sahnesinde tekrar oynanıyor. Arap ülkelerinin liderleri, Amerika’nın onları koruma niyetinin olmadığını fark etti. Bu farkındalık, onları kendi kendileriyle yüzleşmeye ve İran ile Türkiye gibi aktörlerle birlikte hareket etmeye zorluyor.
Eğer akıl ve bilim; ortak kültür ve toprak esas alınır, kendi medeniyet birikimiyle birleşirse, bu tarihsel temas modern bir uyanışı tetikleyebilir. Eğitimde, teknikte ve kültürde yeni bir çağın habercisi olabilir. Herkes kendi sınırları içinde varlığını sürdürebilir; ama ticari ve siyasi birlik, gerekli gücü sağlar. İran ve Türkiye’deki genç dinamik nüfus, tüm Ortadoğu’nun işgücü ve savunma gereksinimini karşılayacak kapasitededir.
Ancak Müslüman ülke liderlerinin bir kısmı, kendi halkını sömürerek bu potansiyeli sabote ediyor. Kaynaklar halkın refahı yerine kişisel çıkar ve servet birikimi için harcanıyor. Emperyalist güçler de bunu hem kullanıyor hem çıkarlarını garanti altına alıyor. Tarihsel döngü burada tekrar ediyor: Akıl ve bilim esas alınmazsa, gelişim gecikir veya çarpıtılır.
Bugün yeni bir çağ açılıyor. Dualar ve inanç pratiği de bir parça olsa da toplumsal bir etki üretmiyor. Trump’a yapılan dualar, insanların kendi başlarına bir şey yapamayacağını kabullenip gücü başkasına havale etme çabasından başka bir şey değil.
İran’a yapılan saldırı gösterdi ki, Şii-Sünni ayrımı artık bir yanılsamadır. Yahudi ve Hristiyan inancındaki halklar da İslam dairesinin dışında değildir. Ayrılıkçı ve dışlayıcı olan emperyalizm ve siyonizmdir; amaçları barış değil, “böl-parçala-yut” politikasını uygulamaktır.
Netice itibarıyla bu toprakların evlatları, binlerce yıldır üzerinde yaşadıkları coğrafyada inşa ettikleri medeniyetlerini savunacak ve yeniden tesis edecek azim, kararlılık ve inançtadır.