Oysa yaşananlar bunun bir yanılsama olduğunu tekrar tekrar gösteriyor. Sorun tekil sapmalar değil; temsille gerçeklik arasındaki yapısal kopuştur.
Modern kurumlar, insanı dönüştürmez; insana rol verir. Rol, kriz yokken taşınır. Kriz geldiğinde rol düşer, geriye karakter kalır. Türkiye’de görülen şey tam olarak budur. Gücü olan ama iç disiplini olmayan bireylerin, mesleki yetkiyi kişisel zaaflarla birleştirmesi. Savcı, polis silaha sarılır, doktor bedenini hoyratça tüketir, öğretmen inanmadığını anlatır.
Çelişki ahlâki değil sadece; antropolojiktir.
Üniversite eğitimi teknik beceri üretir, karakter üretmez. Hukuk fakültesi madde öğretir ama adalet duygusunu inşa etmez. Tıp, biyolojiyi öğretir ama ölçülülüğü öğretmez. Eğitim sistemi insanın ilkel dürtülerini ehlileştirmeyi hedeflemez; onları kariyer basamaklarıyla ödüllendirir. Böylece statü artar, iç denge artmaz.
Türkiye’de bu durumun daha görünür olmasının nedeni kültürel değil yalnızca; kurumsal seçiciliktir. Psikolojik sağlamlık, empati, öfke kontrolü gibi nitelikler sistematik olarak ölçülmez. Ezber, itaat ve dayanıklılık ölçülür. Sonuçta yetki, kendini tanımayan bireyin eline geçer. Yetki, iç denetimi olmayan biri için çoğu zaman bir büyüteçtir: Zaafı büyütür.
Bu yüzden doktorun sağlıksız yaşamı bir tesadüf değildir; öğretmenin inançsız öğretisi bir anomali değildir. Bunlar temsil krizinin semptomlarıdır. Toplum, rol ile insanı karıştırmaktadır. Unvanın ahlâk doğurduğunu sanmak, üniformanın içgüdüyü bastırdığını varsaymak büyük bir yanılgıdır.
Çözüm daha fazla eğitim değildir; farklı bir eğitimdir. Teknik yeterliliğin yanına karakter sınaması koymayan her sistem, geçici düzen ve kalıcı çelişki üretir. Aksi halde modern bedenler içinde ilkel zihinlerle yaşamaya devam ederiz. Ve her kriz anında, temsil ettiğini sandığımız değerlerin nasıl hızla çözüldüğünü izleriz.