Tabeladaki İngilizce, Kasadaki Teslimiyet

Türkiye’de sokakta yürürken hangi şehirde olduğunuzu bazen anlamıyorsunuz. Bir kahveci, bir berber veya güzellik salonu, bir kıyafet markası, bir spor salonu, fast food’lar... İsimler tanıdık değil; kelimeler bize ait değil. İngilizce. Bazen Fransızca kırıntıları. Nadiren İtalyanca süsler. Bu bir estetik tercih mi? Hayır. Bu, kültürel emperyalizmin ekonomik yüzüdür.

Türkiye’de işletmelere yabancı, çoğunlukla İngilizce isim koyma meselesi basit bir “zevk” ya da “modernlik” tercihi değil. Bu, kültürel emperyalizmin ekonomi ayağında işleyen mekanizma olarak okunmaktadır.

Emperyalizm silahla tehdit etse de dil ile, tabelayla gelir. Sonra yönetim. Dil, burada sadece iletişim aracı değil, değer taşıyıcısıdır. İngilizce bir isim, ürünün kendisinden bağımsız olarak “Ben küreselim, ben kaliteliyim, ben ileriyim.” diyerek geldiği kültüre değersizlik üreterek yerel kültürün kendi değerini üretmesini engellemektedir.

Bu teknik, doğrudan bireyin zihnine yönelik algı yönetimi alt yapısıdır. Emperyal amaç ekonomi yolu ile devreye girerek kişilere zihninden ele geçirmektedir.

Kapitalizm yalnızca mal değil anlam ve yaşam tarzı da satar. İngilizce isim, malın üzerine eklenen sembolik bir primdir. Aynı kahve, “Kara Kavruk Kahvehanesi”nde satıldığında sıradan; “Black Bean Coffee”de satıldığında prestijlidir. İçerik değişmez, algı fiyatlanır. Bu, ekonomik bir stratejidir.

Bu noktada mesele “yabancı hayranlığı” gibi psikolojik bir zayıflık olarak okunamaz. Küresel piyasa, yerli olanı basit, yabancı olanı üstün kodlar. Yerli girişimci de hayatta kalmak için bu kodlara uyum sağlar. Yani tabeladaki İngilizce, çoğu zaman gönüllü bir tercih değil; piyasanın zorladığı bir teslimiyettir.

Dil sadece isimde kalmaz. Marka dili değiştikçe, ürün anlatısı değişir; hedef kitle değişir; fiyat politikası değişir. Yerel ekonomi, küresel merkezin estetik ve anlam normlarına bağlanarak üretim ve yaşam biçimini dönüştürür. Artık kendi gereksinimimiz için değil, onlara benzeyelim, onlar gibi, onların yaşam formunda olalım diye üretilir. Bu da taklitçilik doğurur.

Emperyalixm, bugün Anglo-Sakson kültür, yarın Çin veya bir başkası çevreye şunu dayatmaktadır. “Benim dilimde konuşursan görünürsün, benim kelimelerimle satarsan değerlisin.” Değerin ölçü birimi dil üzerinden belirlenir. Kendi değerini üretemeyen de değersizleşmektedir.

İşin tuhafı yerel dil kamusal hayatta zayıfladıkça, piyasa da yerelle temasını kaybetmektedir. Sonuçta ortaya çıkan şey ne evrensellik ne de özgünlük olur; sadece taklit. Taklit ise kısa vadede satış getirir, uzun vadede kültürel ve ekonomik kısırlık üretir.

Bu tabloyu anlamak, tabelalara kızmaktan daha önemlidir. Çünkü sorun tabelada değil; değeri kimin tanımladığı sorusunda yatıyor. Mesele dil değil, iktidardır tahakkümdür. Varoluştaki konumdur.

Günümüzde dil, mekân, kültürel kodlar ve ekonomi birbirine örülmüş bir bütün halinde çalışıyor. Mekân ve isim öne çıkıyor; dil prestij ve değer sinyali taşıyor; kültürel emperyalizm normları belirliyor; yeni nesil, gençlerimiz bunu yaşanır kılıyor, ekonomi bu algıyı ödüllendiriyor.

Türk kültürü hem içeride hem dışarıda bu akışa maruz kalıyor; bu yüzden özgünlük ve yerellik, bir yandan sürdürülmeye çalışılan bir miras, diğer yandan küresel değerlerle bütünleşmeye çalışan bir süreç hâline gelmiş durumda.

Bu durumun neye evrileceği açık. Üreten, kendi gereksinimini kendi üretip kendi istikametini belirleyen varlığını devam ettirecek aksi durumdakiler ise bunların gölgesinde / tüketicisi olarak yaşamaya devam edecek.

Çözüm ise açık ve bütüncül: Eğitimle, üretimle, inançla ve yaşam tarzıyla kendi değerini ve kültürünü rehber almak; doğal yaşam modelini referans alarak topyekûn mücadele etmek. Kendi gereksinimini kendin üretmek, gereksiz olanı almamak ve kendi olabilmek, ekonomik bağımsızlık ve kültürel özgünlüğün anahtarıdır. Ancak bu şekilde tabeladaki İngilizce ve kasadaki teslimiyet, yerini özgün ve kendine ait bir değer yaratmaya bırakabilir.