Gerçek veli, insanın yerine düşünen, iradesini devralan bir otorite değildir. O, insanı kendine bağlayan değil; kendi merkezine çağıran bir karşılaşmadır. Velinin asıl görevi yönetmek değil, insanı kendine geri vermektir.
Modern insan inanç, bilim ve toplum arasında bölünmüş halde yaşıyor. İnanç anlam alanına, bilim teknik alana, toplum kimlik alanına sıkışınca bütünlük kayboluyor. İnsan ya dış otoritelere teslim oluyor ya da yönsüzleşiyor. Mezhepler, tarikatlar ve ideolojiler bu boşluğu doldurma iddiasıyla ortaya çıktıysa da, zamanla temsil hakikatin yerini aldı.
İslam tarihindeki “mevali” uygulaması bu gerilimin erken bir örneğidir. Arap olmayan Müslümanların ikinci sınıf görülmesi, hakikatin eşitleyici çağrısının sosyal hiyerarşiye nasıl kurban edildiğini gösterir. Benzer bir gerilim, Şii gelenekte “velayet-i fakih”te kurumsallaşırken, Sünni gelenekte mezhepsel ve tasavvufi otoritelerde daha dağınık bir şekilde varlığını sürdürdü. Her üçünde de ortak sorun, hakikatin bireyle doğrudan ilişkisinin temsil katmanlarıyla dolaylı hale gelmesidir.
Dinî örgütlenmeler ve tarikatlar tarih boyunca çift yönlü etki yarattı: Bir yandan toplumsal dayanışma, aidiyet ve kriz dönemlerinde güvenlik ağı oldular. Öte yandan güçle birleştiklerinde bilgi ve otoriteyi tek elde yoğunlaştırdılar, eleştirel düşünceyi zayıflattılar ve dini siyasal meşruiyet aracı haline getirdiler.
Laiklik bu gerilime modern bir tepki olarak doğdu. Dinin devlet gücüyle birleşip tahakküm üretmesini engelleme amacını taşıdı. Bu yönüyle olumlu bir adımdı. Ancak laiklik de yanlış uygulandığında inancı kamusal alandan dışlayıp bireyin iç dünyasına hapsetti ve yeni bir parçalanmaya yol açtı.
Peki gerçek veli ne yapar?
Veli, bu parçalanmayı yeni bir otoriteyle çözmez. İnsanın içinde zaten var olan imkânı görünür kılar. Dışarıdan bir şey eklemez; sadece örtülü olanı açığa çıkarır. Bu bir bilgi aktarımı değil, varoluşsal bir fark ediş sürecidir.
Bu yüzden veli: İnsanı kendine bağlamaz, Yerine düşünmez, Onu yönetmez. Sadece kendisini kendisine tanıtarak insanın kendi merkezine dönmesini mümkün kılar.
“Allah’tan başkasını veli edinmeyin” uyarısı tam da bunu anlatır: İnsan, varoluş merkezini hiçbir beşerî otoriteye, mezhebe, tarikata, ideolojiye veya devlete mutlak anlamda devretmemelidir. Çünkü nihai velayet yalnızca mutlak hakikate aittir.
Velinin en büyük başarısı, kendisine bağlı müritler yetiştirmek değil; kendisine ihtiyaç duymayacak kadar kendine gelmiş, kendi varlığının sorumluluğunu üstlenen bireyler ortaya çıkarmaktır.
İnsan kendine geldiği ölçüde hakikate yaklaşır. Artık ne dış otoritelere teslim olur ne de parçalanmış bir özne olarak kalır. Kendi varoluşunun bilinçli taşıyıcısı haline gelir.
Velinin görevi insanı yönetmek değil, insanı kendine geri vermektir.