Oysa yaşam, dışarıdan tarif edilecek bir nesne değil; içinden yaşanarak idrak edilen soyut ve somut bir formdur. Yaşamı sadece “olan” olarak ele aldığımızda eksik kalır; çünkü yaşam aynı zamanda ilişki kuran, değer üreten ve kural doğuran bir süreçtir.
Yaşam, organizma düzeyinde bakıldığında kör bir akıştır. Genetik devriyat işler, hücre bölünür, tür devam eder. Bu düzeyde amaç yoktur; sadece süreklilik vardır. Evrim bir hedef koymaz, yön vermez; uyum üretir. Bu yüzden yaşam, salt biyolojik çerçevede ne iyi ne kötüdür. Ahlâk, anlam, sorumluluk gibi kavramlar bu seviyede yoktur.
İnsan burada bir kırılma noktasıdır. Ama bu kırılma, “üstünlük” meselesi değildir. İnsan formu, yaşamın kendini fark edebildiği bir eşiktir. Her insan bu eşiği geçmez; her an da geçilmez. İnsan çoğu zaman hâlâ organizmadır: doğal hayvanlığının farkında olmayan, toplumsal roller içinde var olmaya çalışan bir canlıdır. Mitler, kimlikler, ideolojiler bu hayvanlığı tanımlayıp hem örtmek hem de açmak için üretilmiş anlatılardır.
Yaşam, ancak idrak edildiğinde başka bir boyut kazanır. İdrak bireysel deneyimlenmeyi gerekir. Birinin yerine başka birisi idrak edemez. O zaman birey kendisiyle ilişki kurabilen bir bütünlük hâlinin kapısını aralar. Değerler burada doğar. Kurallar burada ortaya çıkar. Bu değerler dışarıdan dayatılmış normlar değildir; bireyin / kişinin. yaşamın kendisiyle sağlıklı ilişki kurma zorunluluğunun doğal sonucudur.
Ahlâk bu noktada başlar. Ahlâk, fedakârlık ya da itaate indirgenemez. Ahlâk, insanın kendisiyle, bedeniyle, duygusuyla, aklıyla ve başkasıyla zarar üretmeden, üretse bile olumluya dönüştüre bilen ilişki kurabilme bilgisidir. Yaşamla balanslanarak bir olan insan, şiddete ihtiyaç duymaz. Çünkü şiddet kopukluğun ürünüdür.
Sevgi de bu bağlamda romantik bir duygu değildir. Sevgi, yaşamın gerçekliğini, kendini inkâr etmeden yoğunlaşabilme hâlidir. Yok etmeden temas ederek onda var olmak, parçalamadan dönüşmek. Yaşam sevgiyle yaşanır hâle geldiğinde, kendi şartlarını / şeriatın doğurur. Değerler öğretilmez; sezilir. Kurallar yazılmaz; kendiliğinden belirir.
Bu yüzden yaşam ne ceza ne de ödüldür. Yaşam, kendini gerçekleştirmeye çalışan bir formdur. İnsan ise bu formun, nadiren de olsa, bilinir ve sevgiyle yaşanır olmasını sağlayan hâlidir. İnsan formu, yaşamın kendi varlığına şahit olabildiği anlardır.
Yaşam, kendisiyle bir olunduğunda insanı insan yapan; kopulduğunda ise insanı organizmaya indirgeyen bir bütünlüktür.