Geçtiğimiz günlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin koridorlarında yürürken aklımdan tek bir düşünce geçiyordu: Bu koridorlar yalnızca siyasetin değil, aynı zamanda milyonlarca insanın umudunun dolaştığı yerler.

Ankara’ya giderken yanımızda sadece bir dosya yoktu.

Pazarcık’ın, Elbistan’ın, Nurhak’ın, Ekinözü’nün ve köylerimizin sesi vardı.

Depremden sonra bölgemizin yaşadığı zorlukları hepimiz biliyoruz. Ancak mesele yalnızca yıkılan binalar değil.

Mesele üretimin yeniden ayağa kalkması, insanların memleketlerinde kalabilmesi ve bu toprakların yeniden nefes alabilmesi.

Meclis ziyaretimizde milletvekilleriyle yaptığımız görüşmelerde özellikle şunu anlatmaya çalıştık:

Bölgenin sorunları yalnızca afet sonrası iyileştirme başlığıyla ele alınamaz. Çünkü burada konuştuğumuz meseleler aynı zamanda kalkınma meselesidir.

Tarım, altyapı, ulaşım, üretim ve kırsal yaşamın sürdürülebilirliği…

Örneğin bazı köy yolları sadece ulaşım meselesi değildir. O yollar aynı zamanda öğrencilerin okula ulaşma yoludur, üreticinin tarlasına giden yoludur, bir köyün hayata bağlandığı hattır.

Ankara’da yaptığımız görüşmelerde en çok dikkatimi çeken şey şuydu:

Doğru anlatıldığında, doğru ifade edildiğinde sorunların karşılık bulma ihtimali her zaman vardır.

Biz de bu yüzden konuşurken sadece şikâyet etmedik.

Sorunları anlattık ama çözüm önerilerini de masaya koyduk.

Bir bölgenin sorunlarını anlatmak aslında bir sorumluluktur. Çünkü siz konuşurken sadece kendinizi değil, arkanızdaki binlerce insanı temsil edersiniz.

Ankara’da geçirdiğimiz o saatler bana bir şeyi bir kez daha hatırlattı:

Memleket meseleleri masa başında değil, sahadan gelen sesle çözülür.

Eğer o sesi doğru şekilde taşıyabilirsek, Ankara’daki kapılar da daha kolay açılır.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu rahatlıkla söyleyebilirim:

Bu ziyaret sadece bir görüşme değildi. Aynı zamanda bir bölgenin kendini ifade etme çabasıydı.

Ve inanıyorum ki bir bölgenin sesi duyulmaya başladığında, değişim de yavaş yavaş başlar.