Hemen hemen her gün tutuklama haberleriyle uyandığımız bu günlerde, popüler kişilerin tutuklanmalarıyla aşina olunan bu kavram daha dikkat çekici hale gelmiştir. Hal böyle olunca bu hukuki kavrama değinmek insanlar için aydınlatıcı olabilir.
Tutuklamanın Ceza muhakememizdeki yerine baktığımızda, bir koruma tedbiri olarak düzenlenmiştir. Tutuklama tedbiri ile hedeflenen, ceza yargılamasının nihai hedefi olan maddi gerçek araştırılırken, maddi gerçeğe ulaşılmasına sakınca doğurabilecek muhtemel durumların önüne geçilmesidir. Örneğin; şüpheli ya da sanığın kaçmasını önlemek, delillerin karartılmasının önüne geçmek gibi.
Tutuklama, bir ceza olmayıp maddi gerçeğe ulaşmak için kanunun aradığı şartlarda ve başvurulması zorunlu olunan hallerde uygulanması gereken bir tedbirdir. Hürriyet kısıtlayıcı bir tedbir olması nedeniyle, haksız uygulanan bir tutuklamada telafisi mümkün olmayan mağduriyetler meydana gelecektir. Her ne kadar haksız koruma tedbirleri nedeniyle tazminat yoluna başvurma yolu olsa da tazminat tutarları tatmin etmeyecek seviyelerde düşüktür. Bu yol da haksız uygulanan hürriyet kısıtının oluşturduğu psikolojik ve ekonomik sonuçları telafi etmede yeterli olmamaktadır. İşte bu sebeple ki kanun koyucu bu konuda çok hassas davranmış ve tutuklamayı ağır şartların bir arada gerçekleşmesine bağlamıştır.
5271 Sayılı Kanun’un 100. maddesinde hükme bağlanan bu şartlara bakacak olursak;
İlk olarak; Bir kimsenin tutuklanması için somut delillere dayalı kuvvetli suç şüphesi aranmıştır. Burada kuvvetli suç şüphesine kısa bir parantez açacak olursak; kuvvetli suç şüphesi, doktrinde, eldeki delillerle kişinin mahkum olmasının kuvvetle muhtemel olması şeklinde tanımlanmaktadır.
İkinci olarak bir tutuklama nedeni aranmaktadır. 100. maddenin ikinci fıkrasında da iki tutuklama nedenine yer verilmiştir. İlki “Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olguların varlığı”, ikincisi ise “Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme ya da tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunması” halleridir. Bu sebeplerden birisinin varlığı tutuklama sebebi olmaya yeterlidir. Yine 100. Maddenin 3. fıkrasında sayılan katalog suçlarda kuvvetli suç şüphesinin varlığı da tutuklama nedeni olarak belirtilmiştir.
Kanunda belirtilen bir diğer şart; Tutuklamanın, işin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmasıdır. İnfaz Yasasına göre koşullu salıverme ve denetimli serbestlik gibi infazı hafifleten müesseseler mevcuttur. Yine verilen cezaya göre Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması, Cezanın Ertelenmesi, Kamu Davasının Açılmasının Ertelenmesi gibi infaz aşamasına geçilmeyecek birçok durum söz konusudur. Bu durumların olabileceği hallerde tutuklama tedbiri ölçüsüz olacağı söylenebilecektir.
101. maddede “… adlî kontrol uygulanmasının yetersiz kalacağı belirten hukukî ve fiilî nedenlere yer verilir.” denilerek öncelikle adli kontrol hükümlerinin uygulanması gerektiği, adli kontrolün yeterli olmayacağı durumlarda tutuklama kararı verilmesi gerektiği belirtilmiştir.
Tutuklama şartları bu şekilde belirtilmiş olup; kanun koyucunun, serbest yargılanmayı esas aldığını, tutuklamanın istisnai bir önlem ve tedbir olarak uygulanması gerektiği sonucunu çıkartabileceğimiz hükümlere yer verilmiştir. Mesela 100. maddede “… tutuklama kararı verilebilir…” ibaresini kanun koyucu bilinçli olarak kullanmış ve bu şartların varlığı halinde dahi hakime tutuklanmama yönünde çok geniş bir takdir hakkı tanımıştır. Yani bu şartların tam tamına var olması halinde bile işin durumuna göre hakim tutuklamaya karar vermek zorunda değildir. Bununla beraber kanun koyucu öncelikle adli kontrol hükümlerine yönlendirme yapmış, tutuklamayı bir süreye bağlamış ve mutlaka tutuklanmayacak halleri saymıştır. Bu da kanun koyucunun bu tedbirin istisnai başvurulması gerektiği yönündeki iradesini ortaya koymaktadır. Hatta tutuklama sadece hakim kararıyla mümkün olabilirken belirli şartlarda Cumhuriyet Savcılarına tahliye yetkisi verilmiştir. Bu ayrıntı bile kanun koyucunun hürriyet kısıtı kararındaki özen ve hassasiyetini ortaya koymaktadır.
Böyle olmasına rağmen uygulamada tutuklama tedbiri kararlarında bir ceza ve ıslah mantığıyla hareket edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Tutuklu sayısı istatistikleri ve sahadaki gözlem ve deneyimlerimiz bu yorumu yapmamızı hiç de zorlaştırmamaktadır. Örneğin; tutuklama nedeni, delillerin karartılması şüphesiyse hangi delillerin ne şekilde bir tehlikede oluşuna genellikle gerekçede yer verilmeyişi, alınacak muhtemel cezayla mahkumiyet süresinin çok az olabileceği durumlarda dahi kaçma şüphesinin sebep gösterilmesi uygulamada çok rastladığımız bir durumdur. Yine soruşturma evresinde 30’ar günlük sürelerle tutukluluğun değerlendirilmesi, şüpheli ve müdafinin de dinlenilmesi zorunluluğuna rağmen bazen sırf prosedür gereği müdafi ya da şüpheli dinlenilmeden değerlendirmenin yapılması avukatlar için öğrenilmiş çaresizliğe dönüşmüştür.
Genel hatlarıyla anlattığımız tutuklama tedbirinin sakıncalı uygulamasıyla şu sonuca varmaktayız: Sadece doğru bir hukuk sistemi olması yeterli değildir. Doğru hukuk sisteminin doğru uygulanması gerçek adaleti sağlayacaktır. Bir gün herkesin adalete muhtaç olabileceği gerçeği ile daha adil günlerde görüşmek üzere……..