Türk milleti, kadim zamandan beri inançla yaşayan bir millettir. Bu topraklarda inanç, sadece ibadet biçimlerinden ibaret değildir; hayatı anlamlandırma, varoluşa yön verme ve toplumsal düzen kurma biçimidir.
Yaklaşık bin dört yüz yıldır da bu inanç dünyasının merkezinde İslam vardır. Ancak bugün sormamız gereken temel bir soru bulunuyor: İslam gerçekten kendi özünde mi yaşanıyor, yoksa başkalarının elinde bir yönetim aracına mı dönüştürülmüş durumda?
Tarih bize şunu gösterir: Güç sahibi olanlar, toplumları yönetmek için iki şeye özellikle başvurur; korku ve cehalet. Din, eğer akıldan ve bilimden koparılırsa kolayca bu iki aracın hizmetine girebilir. İşte tam da bu yüzden İslam’ın özünü yeniden düşünmek ve onu emperyalist aklın manipülasyonundan kurtarmak zorundayız.
Kur’an’ın temel vurgusu akıldır. İnsan düşünmeye, sorgulamaya ve anlamaya çağrılır. Fakat tarih içinde din çoğu zaman aklın değil, ezberin alanına itildi. Böyle olunca da din, toplumları aydınlatan bir kaynak olmaktan çıkıp ayrıştırıcı bir araç haline getirildi. Emperyalist güçlerin de en çok işine gelen durum budur: Akıl üretmeyen, tartışmayan, sorgulamayan toplumlar.
Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bu gerçeği erken fark eden liderlerden biriydi. Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesini istemesi, dinin anlaşılmasını sağlamak içindi. Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığını kurarak dini, kapalı ve kontrolsüz yapılardan çıkarıp toplumun ortak aklıyla yönetilen bir kurumsal zemine taşımayı hedefledi.
Ancak o dönemin sınırlı bilimsel ve teknik altyapısı bu büyük hedefin tam anlamıyla gerçekleşmesini zorlaştırdı. Zaman içinde din, büyük ölçüde şekilci bir ritüel alanına sıkıştı. Camilerde ibadet edildi, fakat hayatın diğer alanlarında dinin ahlaki ve düşünsel boyutu yeterince yaşatılamadı. Bu boşluğu ise tarikatlar ve cemaatler kendi anlayışlarıyla doldurdu.
Öte yandan Türkiye’de laiklik tartışmaları da sağlıklı bir zeminde yürütülemedi. Katı bir laiklik anlayışı dini tehdit olarak gördü. Buna karşılık bazı kesimler de devleti düşman olarak algıladı. Sonuçta iki taraf da birbirini anlamak yerine karşı karşıya geldi. Böylece din–devlet gerilimi, aslında cehaletin ürettiği bir çatışmaya dönüştü.
Oysa mesele çok daha basittir. Din, insanın hayatı anlamlandırma biçimidir. Bilim ise o hayatın nasıl işlediğini anlamaya yarayan yöntemdir. Akıl ile bilimden kopmuş bir din dogmaya dönüşür. İnançtan kopmuş bir bilim ise insanı ahlaki pusuladan mahrum bırakabilir. Sağlıklı olan, bu ikisinin birlikte düşünülmesidir.
Bu yüzden dinin sadece ritüel boyutunu değil, düşünsel ve ahlaki boyutunu eğitim sisteminin içine almak gerekir. Çocuklar ilkokuldan itibaren hem bilimsel düşünmeyi öğrenmeli hem de varoluş üzerine düşünmeyi. Din bir slogan ya da ideolojik araç olarak değil, akıl ve ahlakla birleşen bir düşünce alanı olarak ele alınmalıdır.
Bir çocuğun ergenlikle açılıp evrensel kişilik kazanması dinin amacı ve metodu olduğu göz önünde bulundurulduğunda Kur’an’ın insan insanın Kur’an olduğu anlaşılarak mesele kökünden hallolur.
Ama asıl mesele sözde değil, eylemdedir. Üst düzey yöneticilerden bürokratlara kadar toplumun önünde olan insanların dini ve ahlaki değerleri gerçekten yaşaması gerekir. Çünkü toplum, söylenenden çok yaşananı görür ve onu örnek alır.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yeni sloganlar değil, aydınlık zihinlerdir. Dinle kavga eden ya da dini siyasetin aracı yapan anlayışlar değil; aklı, bilimi ve ahlakı birlikte düşünebilen insanlar.
İslam’ı emperyalistlerin elinden almak, aslında onu yeniden anlamaktan geçer. Kur’an’ı anlamak, aklı kullanmak, bilimi rehber edinmek ve ahlakı hayatın merkezine koymak…
Unutmayalım: Ne laiklik tehlikedir ne de din. Asıl tehlike cehalet, bilgisizlik ve öngörüsüz yöneticilerdir.
Bir milletin inancı ile aklı birleştiğinde, onu yönetmek isteyenler için din artık bir silah değil, korkulu bir rüyaya dönüşür.