İnsan yaşamı, görünenin ardında sürekli değişen bir oyun gibidir. Bedenimiz, katı, ölçülebilir ve miatlıdır; hücrelerimiz yenilenir, organlarımız işlev görür, hormonlarımız ritmini sürdürür. Ama tüm bu değişimlerin farkında mıyız? Hayır.

Beden, diğer bedenlerin kendi gibi olduğunu bilmeden miadını tamamlar ve ölüm diye adlandırdığımız sonu yaşar. Ölüm, bedene göre bir final, bir sınırdır.

Oysa düşünce ve düşünen-bizim farkında olmadığımız daha derin bir gerçeklik—bedenin miadına tabi değildir. Düşünen, bedeni aşan bir sürekliliğe sahiptir. Düşünce, soyut olduğu için görünmez ama somutun ifadesi olarak sürekli olarak evrilir. Her insanın bedeni ölürken, düşüncesi ve bilinci, evrimin ve varoluşun bir parçası olarak kendini yeniden üretir, başka zihinlerde, başka biçimlerde yaşamaya devam eder. Ne anlamda ölüm ölümsüzlüğün kendisidir.

“Va’din miadı” bu noktada devreye girer. Va’d, söz vermek, anlaşmak, yükümlülük demektir. O nedenledir ki birisi bir sebeple ölmüş denildiğinde “va’desi yetmiş” denir

İnsan yaşamı, bir tür sözleşmenin, bir miadın süresi olarak düşünülebilir. Böyle düşünüldüğünde ölüm, bu sözleşmenin bedensel boyutta tamamlanmasıdır. Ama düşünce ve düşünen, bu sözleşmenin ahiretine, ötesine taşınır. Bedensel miad, düşünenin evrimini durduramaz; aksine, düşünceyi ve bilinci yeni biçimlerde – bedenlerde var etmeye zorlar. O nedenledir ki ölenin yeri boş kalmaz.

Yaşamın anlamı, işte burada ortaya çıkar. Ölüm, bir son değil, bir dönüştürme sürecidir. Mesele bu ömrü neye harcandığında. Hz. Hüseyin gibi can verenler ölümsüzlük ve yaşamın amacı olan Özgürlük iddesinde ebedi yaşarlar.

Bedenin miadı, düşünenin ve düşüncenin evrimsel yolculuğu için bir sahne değişikliği gibidir. Her beden ölür, ama düşünce ve düşünen, evrimin izini sürerek sürekliliğini korur. Bu yüzden yaşamın anlamı, yalnızca bedensel varoluşta değil; düşünenin ve düşüncenin sürekliliğinde aranmalıdır. Ölümü ve ölüm sonrası yapılan ritüelleri bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

Bizim için değerli olan, bu miadı anlamlı kılacak eylemlerimiz, fikirlerimiz ve sorumluluklarımızdır. Çünkü ölüm, her şeyi yok etmez; sadece bedenin ölçülebilir sahnesini kapatır. Yaşamın anlamı, bu sahnede ne yaptığımız, hangi düşünceleri ve hangi değerleri sonraki evrimsel düzeylere taşıdığımızla ölçülür.

Sonuç olarak, ölüm ve yaşam birbirinin karşıtı değil, tamamlayıcısıdır. Beden miadını doldurur, düşünce ve düşünen evrimleşir; yaşam, bu sürekliliğin ve miadın bilinciyle anlam kazanır. Ölüm, yalnızca bir sınır değil, yaşamın derinliğini ve değerini ortaya çıkaran bir işarettir. O nedenledir ki Hz. Peygamber ‘ölmeden önce ölünüz” önerisinde bulunmuştur.