Din, devlet ve yaşantı birbirinden ayrı kavramlar değildir. İnsan nasıl düşünüyorsa öyle yaşar; nasıl yaşıyorsa öyle bir toplum ve öyle bir devlet kurar. Devlet, toplumun ortak vicdanının kurumsallaşmış hâlidir. Din ise insanı hakka, adalete, ölçüye ve sorumluluğa çağıran yaşam bilgisidir. Yaşantımız, bu ikisinin hayata yansımasıdır.

Doğa bize hiçbir zaman sınırsız tüketmeyi öğretmez. Toprak mevsiminde ürün verir. Ağaç zamanı gelince meyve verir. Hayvanlar doğanın ritmine göre çoğalır. Ekosistemde her canlı yaşamak için alır, ama yaşamın devamı için de geri verir. Çünkü doğanın dini dengedir; devleti düzendir, yaşantısı ise paylaşmadır.

İnsan ise bu dengeyi bozduğunda, üretimi ikinci plana itip tüketimi amaç hâline getirdiğinde yalnız ekonomisini değil, ahlakını da yıpratır. Emeğin yerine spekülasyon, üretimin yerine rant, alın terinin yerine haksız kazanç geçtiğinde fiyatlar kadar vicdanlar da değerini kaybeder. Enflasyon yalnız paranın değil, güvenin ve ahlakın da enflasyonudur.

Bir toplumda üretmeden kazanmak övülüyor, rüşvet, komisyon, kayırmacılık ve israf olağan görülüyorsa, sorun yalnız ekonomik değildir. Bu, dinin yaşantıya dönüşemediğinin, devletin ise adalet üretmekte zorlandığının işaretidir. Oysa dinimiz, emeğin kutsallığını; devletimiz, adaletin üstünlüğünü ve mülkün temeli olduğunu; yaşantımız ise üretmeyi, paylaşmayı ve vatandaşın hakkını korumayı esas almalıdır.

Tüketim ekonomisi insana sürekli "Daha fazlasına sahip ol." der. Oysa hayat bize "İhtiyacın kadar al, üretebildiğin kadar ver." diye seslenir. Gerçek zenginlik, biriktirmekte değil; üretebilmekte, paylaşabilmekte ve gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakabilmektedir.

İnsanlığın hedefi birbirini yemek olmamalıdır. Aynı sofrayı büyütmek, aynı toprağı korumak, aynı suyu kirletmeden paylaşmak olmalıdır. Çünkü hepimiz doğanın çocuklarıyız. Topraktan doğar, toprağa döneriz. Tarihimiz dilimiz dinimiz yönümüz bir. Aradaki ömür ise birbirimizi sömürmek için değil, birbirimizi yaşatmak için verilmiştir.

Atalarımız boşuna, "Aç it duvar yıkar." dememiştir. Açlık yalnız mideyi değil, toplumsal yapıyı ve gidişatı bozar, adalet duygusunu da zorlar. "Biri yer, biri bakar; kıyamet ondan kopar." sözü de toplumsal düzenin adaletsizlikle çözüleceğini anlatır.

Dinimiz, devletimiz ve yaşantımız yeniden aynı kaynaktan beslenmelidir: Adaletten, emekten, üretimden ve doğayla uyumdan. Çünkü insan doğanın efendisi değil, onun bir parçası ve emanetçisidir. Emanete sahip çıkan toplumlar ayakta kalır; onu tüketenler ise sonunda kendi geleceklerini tüketir.

Emanete sadakat, yalnızca korumakla sınırlı değildir; onu ehline teslim etmeyi de gerektirir. Yetkiyi, görevi ve kamu malını ehil olmayan ellere bırakmak, emanete ihanettir. Ehil olanı göreve getirmek, hesap verebilirliği sağlamak ve adaleti gözetmek ise hem yönetenlerin hem de yönetenleri belirleyen toplumun ortak sorumluluğudur.

Hiçbir düzen kendiliğinden bozulmaz; ihmalle, kayırmacılıkla, haksız kazançla ve sessizlikle çürür. Aynı şekilde hiçbir düzen de tek başına düzelmez. Herkes bulunduğu yerde emanetin hakkını verdiğinde; üretim, adalet ve güven yeniden hayat bulur. Çünkü devlet de ekonomi de toplum da ancak ehliyet, liyakat ve emanet bilinci üzerine kurulduğunda kalıcı olabilir.