İnsanın kendisini dünyadan ayrı bir varlık olarak görmesi, belki de bütün çatışmaların kökündedir.
“Ben” bedenimin sınırlarıyla biter. Geri kalan her şey-başka insanlar, toplumlar, hayvanlar, bitkiler, toprak, su ve doğanın kendisi-“benim dışım” olur. Dünya ikiye ayrılır: ben ve öteki. Benim çıkarım ve onun çıkarı. Benim kazancım ve onun kaybı. Benim ülkem ve onun ülkesi.
Oysa bütünlük bilinci daha sade bir soru sorar: Gerçekten bir “dışarısı” var mı?
Bedenimize bakalım. El ayağın dışında değildir. Kalp karaciğerin düşmanı değildir. Akciğer böbrekle yarışmaz. Sol el sağ elle rekabet etmez. Biri yazı yazamaz, diğeri gitarı daha iyi çalar; bu birini üstün, diğerini değersiz kılmaz. Asıl önemli olan, ikisinin birlikte yaptığı iştir.
Medeniyet belki de tam budur: Farklılıkların birbirini yok etmeden yan yana durabilmesi. Ve, bunu sevgi ve saygıyla, paylaşımla yapmasının adıdır.
Bugün hâlâ dünyanın büyük kısmını “ben ve öteki” üzerinden kuruyoruz. Ekonomiden siyasete, milliyetçilikten günlük ilişkilere kadar birçok gerilimin altında bu ayrım yatıyor. Farklı olan çoğu zaman tehdit sayılıyor. Oysa bir organizmanın sağ ve sol eli de birbirinden farklıdır. Farklılık onları düşman yapmaz; aralarında bir bütünlük vardır.
“Dışı olmamak” idraki ahlakı kökten değiştirir. Eğer gerçekten dışım yoksa, başkasına zarar vermek yalnızca “başkasına” yapılmış bir eylem olmaktan çıkar. Bir insanı incitmek, içinde yaşadığım insanlık bütününü yaralamaktır. Doğayı kirletmek, kendimi onun dışında gördüğüm için yaptığım bir şeydir. Oysa kirlettiğim hava ciğerlerime girer, kirlettiğim su bedenime ulaşır, yok ettiğim ekosistem yaşam koşullarımı değiştirir. Verilen zarar sonunda bana döner.
Savaş da aynı mantığa yaslanır. İki taraf kendilerini birbirinden tamamen ayrı gördüğü anda birbirlerini yok edilebilir varlıklar sayar. Aynı insanlık bütünü içinde düşünüldüğünde ise savaş, iki elin birbirini yumruklamasına benzer. Kazanan el de acır, kaybeden el de. Çünkü beden bütündür.
Bu bakış ahlakın kaynağını da yerinden oynatır. Artık mesele yalnızca “yapma, çünkü yasak” değildir. İnsan başkasına zarar vermemeyi cezadan korktuğu için değil, başkasının kendisinden bütünüyle ayrı olmadığını anladığı için seçer.
Çocuğa “yalan söyleme” demek bir şeydir; yalanın güveni bozduğunu ve kendisinin de aynı güvene muhtaç olduğunu göstermek başka şeydir. “Doğayı kirletme” demek bir şeydir; doğanın dışında olmadığını yaşatmak başka şeydir. Birinde kural vardır, diğerinde idrak. İdrak, insanı dışarıdan yönetmek yerine içeriden dönüştürür.
Kazanmak ve kaybetmek de yeniden düşünülmek zorundadır. Bir toplum diğerini ezdiğinde gerçekten kazanmış mıdır? Bir devlet başka bir ülkenin kaynaklarını ele geçirdiğinde insanlık kazanmış mıdır? Bir şirket doğayı tüketerek büyüdüğünde gerçekten zenginleşmiş midir? Bunların hepsi “ben ve öteki” ayrımının ürünüdür. Bütünlük içinde bakıldığında ise başka bir gerçek görünür: Başkasıyla kurduğumuz ilişki, kendimizle kurduğumuz ilişkinin bir parçasıdır.
Medeniyet, herkesin aynı olması değildir. Farklı olanların birbirini yok etmeden birlikte yaşayabilmesidir. Sağ elin sol el olması gerekmez. Kalbin akciğer gibi çalışması gerekmez. Ağacın arı olması gerekmez. Bütünün gücü, farklılıkların korunmasından doğar. Ama bu farklılıkların anlam kazanabilmesi için birbirlerini tamamlayan bir ilişki içinde bulunmaları şarttır. Birlik, farklılıkları silmek değil; onları aynı bütün içinde anlamlandırmaktır.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey budur: Kendimizi dünyanın, insanı doğanın, toplumu bireyin, bir milleti başka bir milletin karşısına koymamak. “Dışı olmayan” bir varlık anlayışına ulaşabilirsek, ahlakın dili de değişir. Soru artık “Bana ne kazandırır?” olmaz. Soru “Bütünlüğe ne yapıyor?” olur.
Kendimizi bütünün dışında görmek, dünyayı kullanma hakkı verir. İçinde görmek ise sorumluluk yükler. Dışarıda olduğumuzu sandığımızda hükmederiz. İçeride olduğumuzu idrak ettiğimizde koruruz.
“Dışı olmamak” yalnızca bir felsefe cümlesi değildir. İnsanın dünyayla, toplumla, doğayla ve diğer insanlarla kurduğu her ilişkiyi değiştirebilecek bir idraktir. Belki de gerçek medeniyet, daha fazla şeye sahip olmak değil; kendimizden ayrı sandığımız hiçbir şeyi gerçekten dışımızda görmemeyi öğrenmektir.