Göbeklitepe’den Türk destanlarına, Ziya Gökalp’in aktardığı kurt anlatısından mam Cafer’i SadıkBuyruk’taki kurt-insan hikâyesine, Ergenekon’dan Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’na uzanan çizgide birbirinden türemiş tek bir hikâye aramak doğru değildir. Bunlar farklı zaman ve mekânlarda aynı düşüncenin, aynı ruhun tezahürleri olarak okunabilir.
Göbeklitepe’deki taş heykellerdeki insan-hayvan birleşimleri, yalnızca doğa ile insan arasındaki ilişkiyi simgelemez; aynı zamanda toplumsal otoritenin ve liderlik meşruiyetinin sembolik bir ifadesi olarak da okuna bilir.
Ziya Gökalp’in Türk Töresi’nde ise kurt ile insan arasındaki ilişki soyun doğuşuna bağlanır. Tanrı’ya sunulan kızın kurtla birleşmesi ve ondan bir soyun meydana gelmesi, doğanın yaratıcı gücü ile insanın birleşmesinin sembolüdür.
Buyruk anlatısında bu sembol daha da açık hâle gelir. Başlangıçta kurt olarak görülen varlık, sonunda kurt donuna girmiş bir yiğit olarak ortaya çıkar. Burada önemli olan, kurdun insana dönüşmesi değildir. Kurt ve yiğit, aynı erkin iki görünümüdür.
Kurt, doğanın içindeki saf ve doğrudan güçtür. Yiğit ise bu gücün insan iradesinde bilinç kazanmış hâlidir. İnsan böylece doğaya karşı çıkarak değil, doğanın içindeki gücü kendinde taşıyarak yükselir.
İçgüdü arzuyu doğurur. Arzu duyguyu harekete geçirir.
Duygu düşünceye dönüşür. Düşünce iradeyi doğurur.
İrade erdemle yön kazanır. Erdem ise gücü kurucu bir erke dönüştürür. İşte Türk kimliğinin derin anlamı burada aranabilir.
Türk, kurdun gücünü taşıyan ama o gücü yalnızca içgüdü düzeyinde bırakmayan insandır. Doğal erki bilince, bilinci erdeme, erdemi iradeye ve iradeyi kurucu güce dönüştüren insandır.
Bu bakımdan “Tanrı”yı da sembolik ve tasavvufî bir okumayla yeniden düşünebiliriz. Tanrı, insanın dışında aranacak bir güç olmaktan önce, varlığın yaratıcı ve kurucu erkidir. İnsan bu erke erdemleriyle eriştiğinde, o erk onda görünür hâle gelir.
Dolayısıyla burada Tanrı’yı, erdemlere ermiş ve kurucu erke erişmiş Türk insanının gerçekleşmiş en yüce hâli olarak okuyabiliriz.
Bu, insanın Tanrı olması anlamında değil; Tanrısal olarak nitelenen yaratıcı, kurucu ve yaşatıcı erkin insanda erdemle gerçekleşmesi anlamındadır.
Ergenekon da bu düşüncenin destansı biçimlerinden biridir: Kapalı ve sıkışmış varoluştan, kendi gücünü yeniden bularak özgürlüğe çıkış.
1919’da başlayan Kurtuluş Mücadelesi ise bu sembolün tarihsel bir karşılığını verir.
Milletin gücü vardır fakat dağılmıştır. İrade vardır fakat henüz ortak bir biçime kavuşmamıştır. Mustafa Kemal Atatürk, bu dağınık gücü bilinçli iradeye, iradeyi mücadeleye, mücadeleyi bağımsızlığa, bağımsızlığı da devlet kurma kudretine dönüştürür.
Bu yüzden Atatürk’ü Bozkurt sembolünün karşısına koymak değil, onun tarihsel devamı olarak okumak daha anlamlıdır. Bozkurt doğal erktir. Yiğit bilinç kazanmış erkdir. Erdem bu erke yön verir.
Atatürk ise kurucu iradeye dönüşmüş Türk erkinin tarihsel tezahürüdür.
Göbeklitepe’de insan ile kurt aynı varoluş alanındadır. Ziya Gökalp’in anlatısında kurt ile insan birleşir. Buyruk’ta kurt, yiğidin donudur. Ergenekon’da kapalı alan yarılır ve yol açılır. Atatürk’te ise milletin doğal yaşama ve bağımsızlık erki bilinçli bir kurucu iradeye dönüşür.
Bütün bunların ortak mesajı şudur: Türk, kurttan insana dönüşen değildir. Türk, kurdun temsil ettiği erki kendinde taşıyan; onu bilinç, irade ve erdemle kurucu bir güce dönüştüren insandır.
Ve Türk’ün ülküsü de tam burada belirir: Tanrısal erke ermiş, erdemleriyle kemale ulaşmış ve sahip olduğu gücü insan, millet ve devlet için kurucu hâle getirmiş Türk.
Bozkurt, Türk’ün içindeki erkdir. O Cafer’i Sadık’ın erdeminin Atatürk ile bilinç, irade, erdem ve devlet olarak gerçekleşmiş tarihsel biçimlerinden biridir.