"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir."
Bu cümleyi duymayanımız yok. Ama ne yazık ki çoğumuz bu cümleyi bir bayrak gibi görmeye alışkınız; oysa o bir sınır taşıdır. Egemenliğin hiçbir zümrenin, hiçbir partinin, hiçbir dinî yorumun, hiçbir ideolojinin mülkü olmadığını ilan eder. Peki ya sonra? Bu ilanı nasıl yaşatacağız?
Son günlerde sıkça tartışılan "Allah'ın egemenliği" ile "milletin egemenliği" çatışmasına gelirsek; bence bu iki kavramı birbirine rakip görmek en büyük hatamız. Allah, varlığın yaratıcısıdır. Sünnetullah ise bu varlığın işleyiş yasalarıdır. Fizik kuralları, biyolojik zorunluluklar, sebep-sonuç ilişkileri... İnsan acıkır, barınmak zorundadır, neslini sürdürmek durumundadır. İşte farz dediğimiz şey, bu hayatın zorunluluklarına karşılık vermektir. Yani farz, katı bir kalıbı dayatmak değil; hayatı sürdürebilmek için üzerimize düşeni yapmaktır.
Buradan topluma baktığımızda devlet, insanların tek başına karşılayamayacağı bu ihtiyaçların (güvenlik, adalet, iş bölümü) kurumsal karşılığıdır. Anayasa ise bu ortak yaşamın kurallarını belirleyen çerçevedir. Dolayısıyla sisteme katılmak siyasî bir lütuf değil, ortak hayatın devamı için üstlenilen sorumluluktur.
Ancak şu unutulmamalıdır: Millet, donmuş bir kalıp değil, canlı bir bütündür. Bugünün çoğunluğu da, dünün mirası da, yarının iddiaları da milletin parçasıdır; hiçbiri tek başına "milletin tamamı" olamaz. Bu yüzden bir dinî grup kendi yorumunu Allah adına topluma dayatamaz. Bir sınıf kendi çıkarını bütünün çıkarıymış gibi sunamaz. Bir parti seçim kazanarak milleti kendi mülkü hâline getiremez. Çünkü parça, bütüne sahip olamaz.
Bu noktada devletin iki yönlü sorumluluğuna dikkat çeker:
Dışarıda, milletin varlığını, bağımsızlığını ve güvenliğini korumak için egemenliği kullanmak zorunludur. Ama içeride, kendi vatandaşına karşı bu egemenliği bir üstünlük aracı olarak uygulayamaz. Devlet, içeride "ben buyurdum" diye değil, "bu düzen olmazsa ortak hayat zarar görür" diye hareket etmek zorundadır. Çünkü devletin kendi milletine karşı yürüttüğü bir egemenlik savaşı olamaz. Devlet millete rağmen değil, millet için vardır.
Peki bu sorumluluğu kim denetleyecek? İşte burada bağımsız yargı, çoğulcu kamu alanı, özgür basın ve sivil toplum devreye girer. Egemenlik, bir kişi veya grubun elinde tahakküme dönüştüğü anda, hangi kutsal veya ideolojik isimle meşrulaştırılırsa meşrulaştırılsın, meşruiyetini yitirir.
Sonuç olarak mesele, "Egemenlik Allah'ın mı, milletin mi?" sorusuna tek bir cevap bulmak değildir. Allah varlığın yaratıcısıdır; Sünnetullah hayatın zorunlu yasalarıdır; farz ise bu yasalar içinde üzerimize düşeni yapmaktır. Toplum düzeyinde bu zorunluluk, ortak hayatı kurmak ve o düzenin hukukuna bağlı kalmaktır.
Egemenlik, nihayetinde bir mülk değil, bir emanet ve sorumluluktur. Bu emanet, hayatı kuruyor, yaşatıyor, kapsıyor ve koruyorsa anlamlıdır. Aksi halde, adına ne derseniz deyin, ortada egemenlik değil, sadece tahakküm vardır. Ve tahakküm, hiçbir kutsal kitapta, hiçbir anayasada meşru bir dayanak bulamaz.
O hâlde egemenliği bir kürsü gururu değil, bir hizmet bilinci olarak yeniden düşünmenin ve uygulamanın vakti geldi de geçiyor.