Çocukluğumuzda dinlediğimiz Hz. Süleyman ile kuşlar etrafındaki efsanelere çoğu zaman tebessüm ederek baktık. Baykuş neden bilgedir, serçe neden sekerek yürür, yarasa neden tüysüzdür, bülbül neden "ah vatan" diye öter...
Bunları kuşların özelliklerini açıklayan masallar sandık. Oysa sözlü kültür, hakikati çoğu zaman doğrudan söylemez; onu sembollerin diliyle anlatır.
Bu efsaneler kuşların aynasında insanı anlatır.
Hayvanların dilinden anlayan Hz. Süleyman'ın bütün kuşların tüylerini toplatması, yalnızca bir hükümdarın isteği değildir. Tüy burada bedenin örtüsü olmaktan çıkar; kimliğin, özgürlüğün, emeğin ve onurun simgesine dönüşür. Tüyünü kaybeden kuş yalnızca örtüsünü değil, kendi varlığını da kaybeder. Bu yüzden kuşların yolunması, halkın kendi üretim gücünden, kültüründen ve bağımsızlığından koparılmasının sembolü olarak okunabilir.
Bu düzende her kuş ayrı bir toplumsal tavrı temsil eder.
Baykuş, iktidarın karşısında hakikati söyleyen bilgedir. O, kalabalığın alkışına değil, vicdanın sesine kulak verir. Bülbül, özgürlüğün ve vatanın sesidir. Kafeste önüne en güzel yem konsa bile ötmez; çünkü özgürlüğün yerini hiçbir konfor dolduramaz. Serçe, sıradan halktır. Küçüktür ama adalet duygusu büyüktür. Bazı rivayetlerde bir yetimin hakkını hükümdarın tahtından üstün tutar. Yarasa ise zamanında irade gösteremeyenlerin simgesidir. Tüyünü kaybeder; gündüz yaşayamaz, mağaraya çekilir, karanlıkta var olmaya çalışır. Kendi göğünü kaybeden, sonunda karanlığa mahkûm olur.
Serçe ile karganın ayaklarına vurulan bukağı da güçlü bir semboldür. Zincir yalnızca ayağa vurulmaz; zamanla zihne vurulur. Başlangıçta zorla takılan bukağı, bir süre sonra davranışın doğal parçasına dönüşür. İnsan artık yürümeyi değil, sıçramayı normal sanmaya başlar. Esaretin en tehlikeli biçimi de budur: Zincirin görünmez hâle gelmesi.
Bu sembolik dünya, Ferîdüddîn Attâr'ın Mantıku't-Tayr'ında yeni bir anlam kazanır. Hüdhüd bütün kuşları Simurg'u aramaya çağırır. Her kuşun bir mazereti vardır; kimi korkar, kimi rahatını bırakmak istemez, kimi sahip olduklarından vazgeçemez. Yolun sonunda Simurg'u bulacaklarını sanırlar; fakat ulaştıkları hakikat kendi suretleridir. Simurg, dışarıdaki bir hükümdar değil; ortak bilincin, ortak sorumluluğun ve ortak hakikatin adıdır.
Hz. Süleyman efsanelerinde kuşlar iktidarın karşısında sınanırken, Attâr'ın kuşları kendi içlerindeki iktidarla sınanırlar. Birinde dışarıdaki sultan, diğerinde insanın içindeki sultan sorgulanır. Gerçek özgürlük, yalnızca dış baskılardan değil; korkudan, hırstan ve bağımlılıktan da kurtulabilmektir.
Bu sembolik zincirin modern halkası ise Stalin'e atfedilen tavuk anekdotudur. Rivayete göre tavuğun tüyleri yolunur; ardından önüne birkaç avuç yem bırakılır. Üşüyen ve çaresiz kalan tavuk, kendisini bu hâle getiren kişiyi takip etmeye başlar. Tarihsel doğruluğu tartışmalı olsa da bu anlatı, iktidarın işleyişine dair güçlü bir siyasal metafor üretir. Önce halkın üretim gücü ve bağımsızlığı alınır; sonra alınanın küçük bir bölümü lütuf gibi geri verilir. Böylece özgür bireyler değil, minnet duyan bağımlılar üretilir.
Hz. Süleyman'ın kuşları ile Stalin'in tavuğu aynı sembolik dili konuşur. Birinde tüy alınır, diğerinde tüy yolunur; fakat sonuç aynıdır. Özgürlüğünü kaybeden, kendi iradesini de kaybetmeye başlar.
Baykuş bu düzenin karşısında duran vicdandır. O, sürünün dışında olduğu için yalnız değildir; bütün sürünün hafızasını taşır. Her kuşun bir tüyü ondadır. Çünkü bilgelik tek bir hayatın değil, bütün tecrübelerin toplamıdır. Attâr'ın Simurg'u da aslında budur. Hakikat tek bir kuşta değil; bütün kuşların ortak idrakinde ortaya çıkar.
İşte bu yüzden bu anlatılar masal değildir. Bunlar, halkın siyaset felsefesidir. Güç karşısında hakikatin nasıl korunacağını, özgürlüğün nasıl kaybedileceğini ve yeniden nasıl kazanılacağını anlatan sözlü hafızadır. Yöneticiler değişir, çağlar değişir, imparatorluklar yıkılır; fakat halkın dili aynı uyarıyı tekrar eder:
Bir toplumun tüyünü yolabilirsiniz. Kanadını da kırabilirsiniz. Ama hakikati söyleyen bir baykuş kaldığı sürece, Simurg yeniden doğacaktır.