Eğitim Sen Gaziantep Şubesi, düzenlediği basın açıklamasında 2025-2026 Eğitim-Öğretim Yılını değerlendirdi.

Köklü sorunların gölgesinde bir dönem daha geride bırakıldı

Basın açıklamasını okuyan Eğitim Sen Gaziantep Şube Başkanı Ömer Parlakçı, ‘’Türkiye’de eğitim sistemi kronikleşen ve çözüm bekleyen köklü sorunların gölgesinde bir dönemi daha geride bırakıldı. Yüz binlerce adayın atama beklediği, mevcut öğretmenlerin ise ağır iş yükü ve derinleşen ekonomik sıkıntılar altında mesleklerini icra etmeye çalıştığı bu süreç; kalabalık sınıflar, yetersiz fiziki kapasite, personel eksikliği, temizlik ve hijyen krizleri gibi doğrudan okul koridorlarına yansıyan temel sorunlarla daha da ağırlaşmıştır’’ dedi.

Hijyen krizi tesadüfi değil, sistemsel bir bütçe ve kadro tercihinin sonucu

2025-26 eğitim-öğretim yılında okullarda temizlik ve hijyen sorunları sürekli gündemde olduğunu kaydeden Parlakçı, ‘’Binlerce öğrencinin ve öğretmenin ortak kullanım alanı olan eğitim kurumlarında, temizlik iş gücünün yapısal olarak eksik planlanması, hijyen krizinin tesadüfi değil, sistemsel bir bütçe ve kadro tercihinin sonucu olduğunu belgelemektedir. 2025/’26 eğitim-öğretim yılı boyunca eğitim kurumlarında ihtiyaç kadar personel görevlendirilmemesi nedeniyle pek çok okulda ciddi temizlik sorunları yaşanmıştır. Bazı okullarda tek bir temizlik görevlisi dahi bulunmamakta, sınıflar öğretmenler ve öğrenciler tarafından temizlenmektedir. Bu tablo, okulların temizlenmesini “öğretmen ve öğrencilerin gönüllülüğüne” bırakmakta, çocukların sağlığını tehdit etmektedir’’ ifadelerini kullandı.

Okullarda yaşanan şiddet olayları çok boyutlu sorunlarından biri haline geldi

Parlakçı, ‘’Okullarda son dönemde artış gösteren şiddet olayları, eğitim ortamının güvenliği konusunda toplumun her kesiminde derin endişeler yaratmaya başlamıştır. İstanbul’da öğretmen Fatma Nur Çelik’in hayatını kaybetmesi sonrasında, Şanlıurfa Siverek ve Kahramanmaraş’ta yaşanan silahlı saldırılar sonucunda yaşanan can kayıpları okulların güvenliğini acilen yeniden tartışmaya açmıştır. Okullarda yaşanan şiddet olayları, bugün eğitim sisteminin en yakıcı ve çok boyutlu sorunlarından biri haline gelmiştir. Artık sadece akran zorbalığıyla sınırlı kalmayan bu şiddet sarmalı; öğretmene yönelik fiziksel saldırılardan, okul kapılarına dayanan dış müdahalelere kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkmaktadır. Eğitim ortamlarını güvenli bir liman olmaktan çıkaran bu durum, sadece bireylerin can güvenliğini tehdit etmekle kalmıyor; aynı zamanda öğrenme süreçlerini felç ederek eğitim kurumlarını bir gerilim alanına dönüştürmektedir’’ şeklinde konuştu.

Türkiye, çocuk yoksulluğu söz konusu olduğunda alarm veren bir noktada

‘Türkiye, çocuk yoksulluğu söz konusu olduğunda alarm veren bir noktadadır’ diyen Parlakçı, ‘’OECD'nin son raporlarına göre Türkiye, çocuklar arasında yoksulluk oranının en yüksek olduğu ülkelerden biridir. OECD ortalaması yüzde 12-13 seviyelerindeyken, Türkiye'de bu oran yüzde 20’nin üzerine yerleşmiştir. Yani ülkemizde her 4-5 çocuktan biri, ailesinin geliri nedeniyle temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumdadır. TÜİK’in “İstatistiklerle Çocuk” verilerine göre, ciddi maddi yoksunluk çeken çocukların oranı yüzde 30’un üzerindedir. Bu, milyonlarca çocuğun ısınma, proteinli gıdaya erişim ve yeni kıyafet gibi en temel haklardan mahrum kaldığı anlamına gelmektedir. Okulda bir öğün ücretsiz yemek ve temiz su, modern dünyada kamusal eğitimin ayrılmaz bir parçasıyken Türkiye’de bu talep adeta bir “lüks” haline getirilmiştir’’ açıklamasını yaptı.

Eğitimciler, ekonomik yük ve geçim kaygısı altında eziliyor

Hayata geçirilen mevcut ekonomi politikalarının, öğretmenlik mesleğini toplumsal ve maddi açıdan değersizleştiren bir zemin hazırladığını sözlerine ekleyen Parlakçı, ‘’Türkiye’deki eğitim çalışanları, OECD ülkeleri arasındaki ekonomik refah sıralamasında en alt basamaklara doğru itilirken; bugün artık en temel insani ihtiyaçlar olan barınma, beslenme ve güvenceli yaşam gibi derin krizlerle tek başlarına boğuşmak zorunda bırakılmaktadırlar. Bu ağır ekonomik yük ve geçim kaygısı altında ezilen eğitimcilerden, sistemin her geçen gün daha fazla fedakârlık ve esnek çalışma saatleri beklemesi ise kendi içinde somut ve açık bir çelişki barındırmaktadır’’ değerlendirmesinde bulundu.

Kaynak: Meral Kesenek