Bir zamanlar, malı azalan bir adam varmış. Kazancı tutmaz, emeği sonuç vermez olmuş. Bilge bir komşusu ona demiş ki: “Çocuklarına kuru ekmek yedir; ama ekmeğin kırıntısı yere düşmesin.” Adam, çocuklarının boynuna önlük bağlamış. Kırıntılar dökülmesin, bereket yitmesin diye.
Derler ki o günden sonra, adamın rızkı yeniden artmış. Bu küçük hikâye, yalnızca bir ahlak öğüdü değil; insanla varlık arasındaki bağın en sade ifadesidir. Çünkü bereket, insanın evrenle kurduğu şükran ilişkisidir.
Bu hikâyeye nerden gelindi denilirse: Çöp kutularına ve bina çevre duvarlarına asılan ekmek poşetleri, atılan kıyafetler, kullan at ve tüketim endüstrisi… rüşvet ve komisyon ile alınan ihaleler ile ortaya savrulan milyonlar ve karşılığı enflasyon olarak toplumsal değer kaybı…
Netice elimizden binlerce lira gelip geçerken yine tükettiğimiz rızkımız ve gerisi hayatımızda bıraktığı atıklar, stres, hastalıklar… ve geçip giden ömürler...
Bereket, nicelik değil nitelik meselesidir. Bir lokmanın doyuruculuğu, bir tarlanın verimi, bir sözün etkisi-bunların tümü sayıyla değil, ruhla, verilen mana ile ölçülür. Bereket, varlığın akışkanlığıdır; bir şeyin kendi sınırını aşarak başka varlıkları da yaşatmasıdır. Üretip paylaşmanın adıdır bir yerde.
Bu yüzden bereket, insanın iç dünyasındaki dengeyle başlar.
İçinde hırs, nankörlük, israf olanın dışına bolluk doğmaz. Zira evren, verene vererek, tutana tutarak karşılık verir. O nedenle dinler vermeyi, paylaşmayı öğütler.
İsrafla salınan para ve eşyalar da bir berekete vesile olmaz.
İşte içinde bulunduğumuz toplum yaşamında etkisi… Bunu ancak emeksiz, bedelsiz elde edilen bir nesnenin nasıl bir etki bıraktığı ile yüzleşenler anlar.
İslam kültüründe bereket, Allah’ın “ziyade kılma” sıfatıyla ilgilidir. Azdan çok, eksikten tam, noksandan hayır yaratma kudretidir.
Sofrada besmeleyle (tanrı adına-tanrı adıyla) başlamak, gazdan tozdan devinerek gelen varoluş içinde verilen emek çekilen zahmetlerle nimet haline gelen varlığın, yenilen ekmeğin kırıntısını bile ziyan etmemek; üretici olan bireyin varlığa duyduğu saygının, varoluşu meydana getiren nimetlerin kendi şükrünü bilme ve bildirmesinin ifadesidir.
Bereketin bir yüzü toprakta, diğer yüzü insan kalbindedir. Kalp cimrileşirse toprak da kurur. Kalp şükrederse, çöl bile yeşerir.
Bugün her şey çoğalıyor-veri, üretim, seçenek, ses. Ama bereket azaldı. Çünkü çoğalmak başka şeydir, çoğaltmak başka. Bereket, tüketmenin değil çoğaltmanın bağlantı oluşturmanın sanatıdır. Bir paylaşımın, bir gülüşün tüm sıkıntıları yok ettiğinin ve insana hayat vererek yenilediğinin bilincidir.
Kırıntı, küçük olandır-ama bereket, her zaman küçük olandan filizlenir. Bir tohumdan, bir selamdan-dua’dan, bir farkındalıktan.
Kırıntıya hürmet eden, bütüne kapı açar. O yüzden, hikâyedeki adamın önlükleri yalnız çocuklarını değil, insanın kendini de korur aslında.
Kırıntı yere düşmesin diye eğilen insan, gururundan da eğilir; varlığın karşısında saygıyla durur. Ve belki o anda, bereket yeniden döner. çünkü insan, verenle arasındaki dengeyi hatırlamıştır.
Bereket, bir hâldir-azdan çok, çoktan huzur çıkarabilenlerin hâli. Kuru ekmeğin kırıntısında bile emekle örülerek doğan anlam görenlerin hâli. Zamanın bereketi, emeğin bereketi, dostluğun bereketi… Hepsi aynı kaynaktan akar: yaşamın kutsallığı, varoluşun, yaşamanın farkındalığındadır.
Asıl mucize, bir önlükle düşmesine mani olunan o kırıntıya verilen değerde saklıdır. Bu kadar israfa karşı İnsanın hâlâ hayata, emeğe, üretime, değer verip değer bilip paylaşmanın yüceliğine saygı duyabiliyor olmasındadır.