Devlet dairesinde iş çoğu zaman “garantili” diye tarif edilir. Maaşı bellidir, mesaisi bellidir, yarını özel sektöre göre emniyetlidir.
Sorun da tam burada başlar. Çünkü garanti edilen şey iştir; sorumluluk değil. Zamanla kamu hizmeti, topluma karşı bir görev olmaktan çıkar, kişisel güvenlik ve nüfuz alanına dönüşme potansiyelini de içinde taşımaktadır. Ölçü, işin doğru yapılıp yapılmadığı değil, “başıma bir iş gelir mi” ya da “kime dokunur” hesabı olur.
Bu zihniyet sorumluluğu bozar. Sorumluluk, kamusal sonuç üretmekten çıkar; ya riskten kaçınma refleksine ya da kişisel fayda üretme çabasına indirgenir. Her iki hâl de devlet memurluğu vasfıyla bağdaşmayan bir gaaliyete işaret eder. Biri ataleti, diğeri yozlaşmayı üretir. İkisi de devleti içeriden aşındırır.
Devlet idaresinde çoğu zaman açık bir idari ya da siyasi baskıya gerek kalmaz; atmosfer yeterlidir. Herkes neyin güvenli, neyin tehlikeli olduğunu sezerek hareket eder. Bu sezgi, hukukun değil korkunun rehber olduğu bir alan üretir.
Kifayetsiz ve liyakatsiz atamalar sonucu idare anlayışında çözüm üretmek risklidir, engel çıkarmak ise güvenlidir. Bu yüzden dosyalar ilerlemez, süreçler uzar, inisiyatif sürekli başka bir imzaya havale edilir. Kimse “yaptım” demez; herkes “yaptırmadılar – başkası karar versin” demeyi tercih eder.
Mevzuatın açık olmadığı çetrefilli alanlar bu zihniyetin en net görüldüğü yerlerdir. Hukukun gri alanlarında idarenin çözüm üretmesi beklenirken, çoğu zaman tam tersi olur. “Açık hüküm yok” cümlesi, hukuki bir tespit olmaktan çıkar; sorumluluktan kaçışın resmî dili hâline gelir. Oysa kamu yararı, belirsizlikte donmayı değil, ilke üretmeyi gerektirir.
Daha da ironik olan şudur: Olumsuzlukları önlemek için çıkarılan mevzuat, zamanla kamuyu ve vatandaşı koruyan bir zemin olmaktan çıkar; memurun arkasına saklandığı bir duvara dönüşür. “Ben yapmadım, mevzuat yaptırmadı” cümlesi, sadece sorumluluğun reddi değil, bürokrasinin kendini hizmetten koruma biçimi hâline gelir.
Bu düzen içinde işi yapan değil, işi durduran değer kazanır. Engel koyan güçlüdür; çünkü kilit ondadır. Çözüm üreten ise risk alır. Böylece kamu hizmeti, çözüm üreten bir mekanizma olmaktan çıkar; bekleten, zorlaştıran ve nüfuz üreten bir yapıya dönüşür.
Oysa devlet, mevzuatla değil iradeyle işler. Mevzuat çerçevedir; içini dolduran insanın niyetidir. Sorumluluk, “başıma bir iş gelmesin” demek değil çözüme, işleyişe kapı açılsın diyebilmektir. Bu cesaret yoksa, ne kadar kural yazılırsa yazılsın sonuç değişmez.
Bugün sorun sadece mevzuat yoğunluğu değil, sorumluluk cesareti eksikliğidir. Herkes kurallara uyar, kimse yanlış yapmaz; ama hiçbir şey de gerçekten düzelmez. Devlet de tam bu noktada, masa başında, sessizce aşınır.