Cumhuriyet bir “taraf” değil, bir tasarım biçimidir. Onu savunmak bir duygusal refleks olabilir; ama onu yaşatmak teknik bir iştir. Aradaki farkı kaçırdığımızda tartışma ideolojik gürültüye döner.

Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı şey bir rejim değişikliğinden ibaret değildi. O, egemenliği kişiden kurala taşıdı. Hanedandan hukuka, kutsallıktan sözleşmeye geçiş yaptı. Bu bir zihniyet devrimiydi. Cumhuriyet böyle kuruldu: Güç sınırlanacak, yetki tanımlanacak, görev ehline verilecekti.

Bugün tartışma çoğu zaman “kime karşıyız?” ekseninde dönüyor. Oysa asıl soru “neyi nasıl işleteceğiz?” olmalı. Çünkü Cumhuriyet’i zayıflatan şey dışarıdaki ideolojik rakipten çok içerideki kurumsal aşınmadır.

Liyakat burada kilit kavram. Liyakat ölçülebilir bir standarttır. Bilimsel yöntemle eğitim, şeffaf sınav sistemi, bağımsız yargı, hesap verebilir bürokrasi… Bunlar yoksa “liyakat” sadece hoş bir etiket olur. Tarih bize şunu gösteriyor: İmparatorlukları yıkan çoğu zaman dış düşman değil, içerdeki nitelik kaybıdır.

İdeolojiler elbette olacak. İnsan zihni değer üretir. Sorun ideolojinin varlığı değil, mutlaklaştırılması. Milliyetçilik yurttaşlığı daraltırsa kurumu zayıflatır. Sosyal adalet özgürlüğü bastırırsa yaratıcılığı öldürür. Dindarlık devlet gücüyle birleşirse ahlak yerine zor üretir. Cumhuriyet tam da bu aşırılıkları sınırlamak için vardır.

Bir başka mesele şu: Cumhuriyet’i bir kimlik sembolüne indirgersek onu dondururuz. Oysa Cumhuriyet bir süreçtir. Süreçler bakım ister. Fizikte kapalı sistemler entropiye gider; yani düzen zamanla dağılır. Devlet de böyledir. Kurumlar sürekli onarılmazsa çözülür.

Bugün dünyada güç dengeleri yeniden sertleşiyor. Ekonomik üretim, teknoloji, eğitim kalitesi, hukukun güvenilirliği… Güç artık nutukla değil kapasiteyle ölçülüyor. Eğer ekonomi üretmiyor, üniversite eleştirel düşünce kazandırmıyor, yargı tarafsız görünmüyorsa; hangi ideolojiyi savunduğunuzun önemi azalır. Çünkü sistem içeriden zayıflar. Bu nedenle tek otorite birey değil Atatürk’ün ilkelerini belirlediği ve Anayasamızda şeklini alan irade olmak zorundadır.

Bu yüzden Cumhuriyet’i savunmak yetmez. Cumhuriyet gibi davranmak gerekir. Gücü sınırlamak. Yetkiyi kurala bağlamak. Görevi ehline vermek. Hesap sormak ve hesap vermek.

Sonuçta mesele bir figüre sadakat değil, bir yönteme sadakattir. Cumhuriyet nostalji değildir; işleyen bir düzen iddiasıdır. Kurumlar güçlü kaldıkça ideolojik fırtınalar geçer. Kurumlar zayıfladığında ise en gür slogan bile duvarı taşıyamaz.

Cumhuriyet bir duygu değil; bir mühendislik disiplinidir. Ve disiplin, alkışla değil uygulamayla yaşar. Kurucu Atanın dediği gibi Türk Milletinin ruhuna en uygun irade Cumhuriyet idaresidir. Türkiye Cumhuriyeti dünya durdukça yaşayacaktır.