İnsan, her şeyden önce hayatta kalmak zorunda olan bir varlıktır. Bu zorunluluk, dili doğurur. Dil, varlıkla insan arasında kurulan bağın toplumsal düzeyde aktarılabilir hâle gelmesidir.

Deneyim, bilgi, duygu ve düşünce dil aracılığıyla birikir; bireysel yaşantı kolektif hafızaya dönüşür. Böylece insan, sadece yaşayan değil; iz bırakan, hatırlanan ve hatırlatan bir varlık olur. Dil, bu anlamda, biyolojik hayatın ötesinde bir süreklilik alanı kurar.

İlk dönemlerde “şurada tehlike var”, “burada yiyecek var” demek; işaret etmek, ad vermek, ayırt etmek hayvansal düzeyde bir dildir. Bu dil, her coğrafyada ve her toplulukta farklı biçimler almış; diller arası etkileşimle kültürel varlık ortaya çıkmıştır. Ancak dil birliği, anlam birliği değildir. Aynı kelimeler farklı bağlamlarda farklı dünyalar kurar. Çünkü dilin işi anlam üretmek değil, iş görmek, aktarmak, haber vermektir.

Kelime, tek başına ne hakikat üretir ne de sorumluluk. “Bu yiyecek” demek dildir. “Bu zehir” demek bilgidir. Burada hâlâ sınıflama vardır; henüz ne kelâm vardır ne de logos. Çünkü henüz insan ile varlık arasındaki bağ, yük taşıyan bir ilişkiye dönüşmemiştir.

Logos, bu sınıflamanın ardındaki bağı fark etme yetisidir. Logos algıdır; ama duyusal algı değil. İlişkiyi ayırt etme, düzeni sezme, neden–sonuç bağını kavrama algısıdır. Ateşi görmek duyudur; ateşi “yakıcı” olarak kavramak logos’tur. Logos, bireyin varoluşla kurduğu ilk bilinçli temastır. Kelimeden önce gelir; ama kelimeyi mümkün kılar. Logos sayesinde varlık okunur, dünya anlaşılır bir düzene dönüşür.

Kelâm, logosun dile düşüp bağlayıcı hâle geldiği andır. Kelâm, kelimeyle ilişkilidir; ama her kelime kelâm değildir. Kelâmda söz yalnızca anlatmaz; yük bindirir. “Ateş yakar” bilgi olabilir. “Ateşle oynama” kelâmdır. Çünkü artık söz, hem söyleyeni hem muhatabı sorumluluk altına alır.

Kelâm, yüklemi olan sözdür. Ve yüklemi olan sözün yaptırımı vardır.

Kelâmın geçerliliği, söylenen sözün doğruluğundan değil; söyleyenin o sözle kendini bağlayıp bağlamadığından doğar. Söyleyip yapmayan kelâm üretmez; talimat üretir. Söyleyip yaşayan kelâm üretir. Kelâm, doğru söylenen söz değil; yürünmüş söz, yaşanmış bağ ve bedeli üstlenilmiş anlamdır.

Logos ile kelâm ayrı şeyler değildir; aynı eksenin iki yüzüdür. Logos anlamı kurar, kelâm o anlamı hayata bağlar. Logos kelimeden önce gelir; kelâm kelimeyle görünür olur. Bu yüzden kelâm, yalnızca bir şeyi söylemek değil; önceden kurulmuş bir bağın (değer, ilke, anlam) kelimeye dökülerek eylem üretmesidir.

Dil konuşur. Logos kurar. Kelâm bağlar.

Bunların hiçbiri insan olmadan olmaz. İnsan; varlık ile anlam arasında bağı kuran, kurduğu bağı dile getirerek kelâma dönüştüren, söylediği sözle eyleme çağrılan bir varlıktır. Aynı anda konuşan ve konuşulan, tanık ve sanık, hafıza ve mezar, hesap yeri ve hesap öznesidir. Logosun kurduğu düzeni sırtlanır; kelâmın bağlayıcılığını bedeniyle, hayatıyla, zamanla öder. Bu yüzden insan, sorumlu bir şahittir.

“Rabbimiz! İman ettik; bizi şahitlerle birlikte yaz.” (Mâide, 83)