Doğa dili her yerde aynı; dünya döngüsü dışarıda güneşi görünür kılarken içerde onu hissedecek varlıkları dönüştürür.
Rüzgâr eser, yağmur yağar, güneş doğar, tohum filiz vererek ormanları meydana getirir. Hayvanlar bunları yiyerek dönüştürür ve çeşitlendirir.
Bu dil, biçimsiz ama canlı bir kelâm, evrensel bir yankıdır.
İnsan ise bu yankıyı duyar, kendi bilinciyle çevirir ve toplum dilini yaratır. Toplum dili farklıdır; çünkü her kültür, bu evrensel sesi kendi tarihinden, coğrafyasından, değerlerinden geçirerek kültürleşir. Doğa sabittir, insan değişkendir; dil de bir yerde bu yaşantıyı sağlayan canlı organizma.
Her varlık bir harftir- kelimedir. Ağaç yapraklarıyla ses taşır, taş ağırlığıyla mana saklar, su akışıyla ses vererek ritm meydana getirir. İnsan bu akışın melodisini duyarak dans eder.
Evren, bu harflerden oluşan dev bir metindir. İnsan, bu metni okuyan bilinçtir. Rüzgârın hışırtısı, kuşun ötüşü, suyun akışı-bunlar insanda mayalanıp kelimelere dönüşmeyi bekleyen seslerdir.
İnsan, nefesi ve sesiyle bunları harflere çevirir; simgelerle anlam üretir. Böylece doğa dili, toplum dilinde yankı bulup şiir olur. Şiir sevenlerde şarkı olur türkü olur. Derken o insanda bedenleşir dans olur birleşir halay olur. Düğün olur.
Mana, ses ve bağlam bir araya geldiğinde dil, sadece iletişim aracı olmaktan çıkar; varlığın kendisi hâline gelir. Mana özü, seste tezahür eder, düşünce ve istekler bağlamı onu yönlendirir.
Bir kelimenin anlamı yalnızca sözlükte değildir; ritminde, tonunda, nefesinde gizlidir. Doğadaki her harf de aynı şekilde, varlığın kendi içsel titreşimiyle konuşur.
İnsan harf olarak doğanın varlıklarına karşılık gelir. Bizim dilimiz, doğanın yankısının simgesel çevirisidir. Bir ağacın hışırtısını, kelebeğin uçuşunu, yaprakta yansıyan güneşin parıltısı yaşamın kendisidir. Onu görüp duymak ve ona yönelip gönül vermek, insanın doğayla buluşma biçimidir.
Her harf, bir yaratımın yankısıdır; ses insanda titreşerek anlama dönüşür. Doğa kitabını okuyan insan, varlığın gizemini keşfederek anlamın ve bilincin köprüsünü kurar.
İşte bu yüzden doğa dili her yerde aynıdır, ama toplum dilleri farklıdır. İnsan, doğadaki harfleri okurken kendi bilincini de keşfeder. Ve bu birlikle her kelime, varlığın bir yankısıdır; her ses, bir mana, her bağlam ise insanın anlam yolculuğunda bir rehberdir.
Doğa bir alfabe, insan onun okuyucusu idrak edicisidir. İdrakten doğan ise hakikat güneşinin varoluş bilincidir.
Okuyabildiğimiz ölçüde, evrenin metnini anlayıp kendi varlığımızı kavramaya yaklaşırız. Okumak anlama, anlama yaşama dönüşerek dünyamızı kurar. Hayır söyleyelim, hayır duyalım, güzel bakalım, güzel görelim. Güzele güzelliklere erelim.