Bir okur, hakikate ermek, salat ve semboller üzerine yazılan yazıya şu soruyla itiraz etti: "Ya sembollerin götürdüğü yer yanlışsa? Ya hakikat âleminde bu sembollerin hiçbir kıymeti yoksa? Ya semboller hakikati göstermek yerine onu perdeleyen algılar üretiyorsa?"
Bu üzerinde düşünmeye değer bir sorudur. Çünkü tarih boyunca insanlar yalnızca hakikati aramamış, hakikat adına ortaya konulan iddiaları da sorgulamıştır.
Sembol, bilinmeyeni açıklayan bir işaret değildir. Sembol, bin yıllar içinde oluşan insanın kendi içindeki daha derin anlam katmanlarına çağıran bir kapıdır. Sembol iki parçanın yeniden bir araya gelmesi anlamındadır. Eski Yunan'da bir anlaşmanın veya dostluğun nişanesi olarak bir testi ya da kil tablet ikiye kırılır, parçaların biri bir tarafta, diğeri öbür tarafta kalırdı. Yıllar sonra parçalar birleştiğinde aidiyet ve tanışıklık doğrulanırdı. Türk kültüründe görülen “kertme” de aynı anlamdadır. Yani kapı, ev değildir. İşaret edilen şey değildir. Fakat işaret edilen şeye yöneltir. Birlik olmazsa o seni sen onu gösteren zihinsel nesnelere dönüşür...
Bu yüzden Kâbe denildiğinde taştan yapılmış bir yapı değil “Beytullah” Allah’ın evi anlaşılır. Kâbe, insanın merkezinin, onu var edenin sembolüdür. Halilullah’ın (varoluşu hal eden) kurduğu dinin (varoluşa uyumlu yaşama sistemi) sembolüdür. Dağılmış dikkatin, dağılmış benliğin ve dağılmış yönelişlerin eylemsellikle hatırlanarak yeniden bir noktada, kutsiyette toplanmanın sembolüdür.
Okur vahdet fikrine de itiraz etti. Belki her şeyin altında birlik değil sonsuz bir çokluk olduğunu söyledi. Burada bir kavram ayrımı yapmak gerekir. Kesret ve Vahdet. Vahdet ile tevhit aynı şey değildir. Vahdet, birlik ve bütünlük halidir. Tevhit ise çokluğun/ kesretin anlamlı bir birlik içinde olduğunun idrak edilmesidir.
İnsan tek değildir. Bedeni vardır, bedeni oluşturan organlar, hücreler vardır. Aklı vardır, duyguları vardır. Toplumun içinde yaşar. Doğanın içinde yaşar. Gezegenlerin, yıldızların ve galaksilerin içinde bulunduğu büyük bir varoluş ağının parçasıdır. Çokluk açıktır. İnkâr edilemez. Fakat bu çokluğun birbirinden kopuk olmadığını görmek başka bir idraktir.
Asıl mesele ise gerçeği gösteren sembollerden önce varlığın kendisidir. İnsan inansa da inanmasa da olsa da olmasa da varlık vardır ve eylemseldir. İnsan kabul etse de etmese de oluş devam eder. Güneş doğar. Mevsimler değişir. Bedenler eskir, değişir dönüşür. Varlık, bizim kanaatimize ihtiyaç duymaz. Bu yüzden hakikat arayışının ilk adımı inanmak değil, olanı görüp onda var olma iradesinin göstere bilinmesidir.
Fakat insan yalnızca maddeyi şekillendiren, işleyişi açıklayan bir makine değildir. Bir de kendisini sorgulayan tarafı vardır. İşte burada iman başlar. İman, körü körüne kabul etmek değildir. Buradayım, varım diye bilmek; varoluşu kendinde toplayarak; derk - idrak ederek varlığın ve varoluşun kadrini kıymetini bilmektir. İman, insanın kendisini varlıktan bağımsız ve ayrı görme alışkanlığının çözülmeye başlamasıdır. Bu yüzden hakikate ermek yeni bilgiler edinmek değildir. İnsanın kendisini, varlığı ve diğer insanları yeniden görmeye başlamasıdır.
Okurun şüphesine saygı duyulur. Şüphe de insanın yollarından biridir. Fakat yol şüphe duymanın değil, eylemin- tecrübenin yoludur.
Sembollerin işaret ettiği merkezin adı gönüldür. Kâbe onun sembolüdür. Ve insanın asıl haccı, taşın etrafında değil, kendi keserliğinin bilinciyle etrafında dönmeye başlayan dağılmış benliğini yeniden bir araya getirebildiği gün başlar. Merkezinde şüphe olan bir evde toplanılıp birlik sağlana bilir mi?
Birlik, insanın bütün sorularının bitmesiyle değil, varoluşa rağmen değil, varoluşa güvenerek yönelmesiyle başlar. Çünkü gönül, şüphe ile değil, emin olma hâliyle ev olur. Kâbe'nin sembol oluşu da buradadır; taşların bir araya gelerek bir merkez oluşturması gibi, “lebbeyk” diyerek insanın dağılmış yanlarının bir güven merkezinde toplanmasıdır.