İnsan davranışını yalnızca bireyin iç dünyasıyla açıklamak eksik kalır. Çünkü insan, kendi kendine kapalı bir varlık değil; bağlar içinde oluşan, anlamlarla şekillenen ve toplum içinde hareket eden bir varlıktır. Davranış dediğimiz şey, bu büyük ağın görünür hâlidir.
İnsan davranışlarının kökenini anlamak için iki düzlem birlikte düşünülmelidir: alt bağlam ve üst bağlam.
Alt bağlam; insanın biyolojik ve maddi şartlarıdır. Açlık, korku, güvenlik ihtiyacı, bedenin sınırları, yaşadığı çevre, ekonomik durum ve gündelik zorunluluklar bu alanı oluşturur. İnsan önce hayatta kalmaya çalışır. Bu nedenle ilk davranışlar çoğu zaman ihtiyaçtan doğar.
Fakat insan yalnızca ihtiyaçla yaşayan bir canlı değildir. Aynı şartlar altında yaşayan insanların farklı davranması, tek başına alt bağlamın yeterli olmadığını gösterir.
İşte burada üst bağlam devreye girer.
Üst bağlam; kültürdür, anlamdır, değerlerdir ve toplumsal bilinçtir. İnsan, içinde yaşadığı toplumun ürettiği anlam dünyasıyla birlikte düşünür, hisseder ve karar verir. Aynı olay, farklı kültürlerde tamamen farklı davranışlara yol açabilir. Çünkü olayın kendisi değil, o olayın hangi anlam ağı içinde görüldüğü belirleyicidir.
Kültür burada belirleyici bir zemin oluşturur. Kültür, insanın davranışlarını mümkün kılan görünmez bir harita gibidir. Dil, gelenek, ahlak, hukuk, inanç ve alışkanlıklar bu haritanın parçalarıdır. İnsan bu haritanın içinde yön bulur.
Bu nedenle kültür yalnızca geçmişin kalıntısı değil, davranışın sürekli üretildiği bir alandır.
Bu üretimin merkezinde toplum vardır.
Toplum, insanın davranışlarını mümkün kılan ilişkiler bütünüdür. İnsan tek başına üretmez; tek başına düşünmez, tek başına anlam kurmaz. Üretim, toplum içinde gerçekleşir. Bu yüzden iş bölümü, insan davranışının temel koşullarından biridir. Her birey farklı bir parçayı üstlenir ve bu parçalar birleşerek bütün bir yaşam düzeni oluşturur.
Ancak iş bölümünün kendisi adalet olmadan sürdürülemez.
Adalet, davranışların yönünü ve toplumun dengesini belirleyen temel ilkedir. Adalet yoksa güven çözülür, güven çözüldüğünde bağlar zayıflar, bağlar zayıfladığında davranışlar bireyselleşir ve toplumsal yapı dağılmaya başlar. Adalet sadece hukuk değil; aynı zamanda davranışların dengede kalmasını sağlayan varoluşsal bir ilkedir.
Üretim ise insanın dünyayla kurduğu en somut ilişkidir. İnsan üretir; çünkü hem ihtiyaç içindedir hem de anlam arayışındadır. Üretim sadece ekonomik bir faaliyet değil, insanın kendini dış dünyada görünür kılmasıdır. Fakat üretim tek başına bir değer üretmez; değer, üretimin nasıl paylaşıldığında ortaya çıkar.
Adil paylaşım bozulduğunda üretim, ortak bir hayat kurmanın aracı olmaktan çıkar ve güç biriktirmenin aracına dönüşür; bu yalnızca ekonomik bir dengesizlik değil, toplumsal bağların çözülmesidir. Bağlar zayıfladıkça güven yerini çıkar ilişkilerine bırakır, çıkar ilişkileri güçlendikçe para tek ölçü haline gelir. Para ölçü haline geldiğinde insanın değeri de ürettiği paraya indirgenir; böylece insan değil, insanın ürettiği şey konuşulur ve merkezden kayma başlar. Bu kayma, sadece gelir dağılımının değil, anlam dünyasının da bozulmasıdır; çünkü artık ilişkiyi kuran şey bağ ve değer değil, sayıya indirgenmiş karşılıktır.
İnsanı anlamak, yalnızca bireye bakmakla değil; onun içinde bulunduğu kültürü, üretim ilişkilerini, adalet duygusunu ve toplumsal bağlarını birlikte görmek ve birliği oluşturanların kıymetini bilmekle olur.