İnsanın varoluşundaki en güçlü duyguların başında sevgi gelir. Sevgi, biyolojik bir temelden doğsa da yalnızca bir kimyasal tepkimeye veya menfaat ilişkisine indirgenemez.

Doğasından, yaratılışından gelen nasip-nesep bağı ile birlikte coğrafi, siyasi ve ekonomik şartlar, inanç ve düşünce yapısı, dünya görüşü sevginin etkisi ve görümünü çeşitlendirir.

Birey bu çeşitlilikten etkilenir. Mevki, makam, para, nüfuz, cinsellik gibi yönelişlere girerek sevgiyi kaynağından kopartıp yük ve nefret duygusuna evrirebileceği hibi gibi sevgiyi ana kaynağı olan yaşam enerjsine bağlayıp fedakârlık ve feragatle ruhundaki temrelerden arınarak içindeki sevgi temelli yaşam enerjisinin ortaya çıkmasına neden olur.

Sevgi elini sürdüğünde zarar görebilen nazik bir kelebek gibidir. Bireyin anne karnına düşüş anında dahi anne ile babanın arasındaki sevgi, güven ve bağlılık, onun gelecekteki duygusal iklimine bir temel hazırlar. Sevgi yalnızca hissedilen bir duygu değil, aynı zamanda doğan bir bilincin ve yaşamı anlamlandıran bir yolun başlangıcıdır.

Çünkü varoluşu ayakta tutan temel yasa (itim ve çekim) sevgi yasasıdır. Mevlana’nın hamdım, piştim, yandım söylemi bireyin bu duyguyu ortaya çıkarmak için var olduğunu, Bu bağlamda başına gelen hallerin de onun sevgiye engel olan ve sevgi duymasını sağlayan bağlarını-benliğini yakarak, değişim ve dönüşüme tabi olan varlıkla balanslayıp varlıktaki öz benliğe karışmasına neden olduğunu söylemektedir.

Sevgi duygusu her bireyde aynı şekilde işlemez. Kimi için bağlılık ve sadakat, kimi için özgürlük ve şefkat ön plandadır. Ancak sevgi olgunlaştıkça yalnızca bir kişiye yönelmekten çıkar, onu oluşturan etmenlere; daha geniş bir ufka açılır.

Önce yakın çevreye, sonra tüm canlılara ve nihayet varoluşun bütününe yönelir. Sevilen burada değersiz olduğunu zanneder. Halbuki bu davranış onun varoluş alanını yaratmaktır. Yok olarak varlıkta var olmanın kapısı olan sevgiye kurban olunması istenilmektedir. Bu aşamada sevgi, bir duygudan öte yaratıcı ve yaşatıcı bilgelik hâline gelir.

Sevginin karşısında, ondan bütünüyle bağımsız olmayan bir güç daha var. Buna doğadaki itim yasası da diye biliriz. İnsan duygularındaki karşılığı nefret. Sevgisizlik de denebilir.

Sevgiyle nefret, çoğu zaman birbirinin zıddı sanılsa da aslında aynı eksenin iki ucu gibidir. İnsanın ilgisini çekmeyen, önem vermediği bir şeye karşı ne sevgi ne de nefret duyar. Nefret insan damarlarında gezen akrep gibidir. Görüldüğünde ve hatırlanıldığında bulunduğu damarı sokarak zehrini kana akıtır.

Nefret, çoğu kez bir bireye veya inanca karşı yoğun sevginin - beklentinin kırılmasıyla ortaya çıkar. En büyük öfke ve nefretler, daha önce en çok sevilenlerden doğar. Yani kişi kendi düşüncesinden, kendinden nefret ettiğinden bi haber olarak azap içine düşmektedir.

İki elektrik ucunun birliğindeki ampul nasıl enerjinin akışını ve etkisini gösteriyorsa insan da bu duyguların ötesine geçerek aydınlanmasını sağlar.

Psikolojide sevgi, bağlanma ve güvenin kaynağıdır; nefret ise uzaklaştırma ve reddetmenin. Ancak her ikisinde de ortak bir yoğunluk, güçlü bir enerji vardır. Tasavvufta sevgi “birleştiren”, nefret ise “ayıran” güç olarak görülür. Bir taraftan diğer tarafa yoğunlaşma enerji patlamasına neden olarak bireyi o ortamdan çıkartır. O nedenle atalar “sevildiğin yere çok gidip gelme” demişler.

Bazı sufiler nefretin aslında yanlış yönlendirilmiş bir sevgi olduğunu söylerler. Bu görüş, bize farklı bakış açısı ile nefretin sevgiye dönüşme ihtimalini hatırlatır. Razı olup affetmek, hak verip anlamak ve kabullenip hoş görmek nefretin kökünü kurutmasa bile onu yumuşatarak yeniden şefkate dönüştürebilir.

İnsan, sevgi ve nefret arasındaki bu ince çizgide yürür. Bazen birine yaslanır, bazen diğerine düşer. Fakat yolun sonunda asıl mesele, sevgi duygusunu aşarak onu daha derin bir bilinç hâline dönüştürebilmektir. Çünkü gerçek olgunluk, yalnızca sevmekte değil, nefretin / sevgisizliğin karanlık gölgesini de tanıyıp onun ötesine geçmekte gizlidir.