“Yerli ve milli” denildiğinde çoğu zaman sınırları kesin çizilmiş, kendi içine kapanan bir üretim ve değer dünyası anlaşılır. Oysa bu kavram, aslında coğrafyanın sunduğu imkânlarla ve insanın doğasıyla başlayan; zamanla bilime, sanayiye ve teknolojiye doğru gelişen bir üretim serüvenini anlatır. İnsan bulunduğu yerde üretir; çünkü doğa ona hammaddesini, çevresi ise ihtiyaçlarını verir. İşte bu noktada “yerli” olan doğar.
Üretim kendi teknolojisini doğurabildiğinde, elde edilen gelir yeniden üretime dönerek daha güçlü bir döngü yaratır. Aksi hâlde üretim, teknolojik ürünlerin bedelini karşılamakta zorlanır.
Çünkü doğal üretim yılın döngüsüne bağlıyken, teknolojik üretim günler içinde gerçekleşebilir. Yani aklın ve el emeğinin örgüsü, doğa ve zamanın örgüsünden daha hızlıdır.
İnsanın doğası yalnızca üretmek değil, aynı zamanda paylaşmak, dönüştürmek ve geliştirmektir.
Bu nedenle üretilen şey yalnızca üretene ait kalmaz. Başka coğrafyalarda talep gördüğünde “milli” olan, sınırları aşarak evrensel dolaşıma girer. Yerli ve milli olan, kendi kabuğuna kapanmaz; aksine evrenselin kapısını aralar. Ancak bu döngü arz ve talep dengesini aşarak gösterişe ve lükse yöneldiğinde, insanı evrensel düzlemden uzaklaştırır; üretim doğal ve insani değerlerden koparak yüzeysel bir tüketim düzeyine iner.
Her buluş, her teknoloji ve her kültürel ürün insanlığın ortak mirasına eklenir. Fakat bu mirasa katkı yapabilmek için üretim teknolojisinin sağlıklı bir döngüye oturması gerekir. Eğer bir ülke kendi teknolojisini geliştiremiyor ve verimli kullanamıyorsa, dışarıdan alınan en küçük bir parçanın bile karşılığında büyük bedeller ödemek zorunda kalır.
İnsanın zihni bireysel gibi görünse de kolektif bir kaynağa bağlıdır. Ateşi bulan da tekerleği icat eden de kendi coğrafyasından hareket etmiş ama insanlığın tamamına seslenmiştir. Bugün de “yerli ve milli” diye adlandırılan her üretim, aslında evrenselin bir halkasıdır. Ne var ki arz ve talep dengesi bozulduğunda, üretim yalnızca paraya odaklanır; değerler erozyona uğrar, toplumun iç dengeleri bozulur ve ülke sömürülmeye açık hâle gelir.
Bu nedenle “yerli ve milli” kapalı bir savunma hattı değil; tarımsal ve hayvansal üretimden başlayarak teknolojik gelişmelere ve evrenselin ufkuna uzanan bir merdivendir. O merdiveni adım adım çıkan insan, kendi özünden beslenerek insanlığın ortak sofrasına katkı sunar. Belki de asıl yerli ve milli olan, bu katkıyı sunabilme iradesidir.