İnsan hayatı çoğu zaman bir kaçışın hikâyesidir. Kaçtığımız şey çoğu zaman dışarıda değil, içimizdedir. Bazen kendi hatamız, bazen eksikliğimiz veya bastırdığımız bir öfke, bazen de yüzüne bakmaya cesaret edemediğimiz hakikat. İşte bu noktada “yüzleşmek” kavramı ortaya çıkar. kendinden kaçmamayı, gerçekle doğrudan temas etmeyi ve tümlenmeyi ifade eder.
Psikolojide yüzleşmek, iyileşmenin ilk kapısıdır. İnsan, geçmişinden, travmalarından, suçluluklarından ne kadar kaçarsa, iç dünyası o kadar daralır. Terapide ise kabullenme ve sebep sonuç bağlamında varoluş içinde çözümleyerek bilincine erme, açığa çıkarma, iyileşmenin temelidir.
Kaçtığımız her ne ise onu kabullenip içselleştirdiğimizde o olumlu bir etkiye dönüşür. Onu fark etmedikçe veya reddetmekle daha da büyür. Huzursuzluk kaynağı olmaya devam eder ve bu kanıksanarak karaktere dönüşür.
Felsefe açısından yüzleşmek, hakikate açılan sorgulamanın adıdır. Sokrates’in “sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez” sözü, aslında insanın kendi varlığıyla yüzleşmesinin zorunluluğuna işaret eder. Heidegger insan ölüm gerçeğiyle yüzleşmeden özgün yaşayamaz der. Dinde de ölümün bir zevk ediniş olduğu belirtilerek ölmeden evvel ölümsüz buyurulmuştur. Ölüm, en büyük aynadır: insan kendi sonluluğunu gördüğünde hayatın anlamını da kavrar.
Burada ölümün aynı zamanda akışkanlığa aykırı anlayışlarla yüzleşilerek düşüncenin aslı olan varoluşla kaynaşmasına dikkat çekilmiştir.
Tasavvufta ise yüzleşmek, nefsin derinliklerinde saklı duran benlik perdeleriyle hesaplaşmaktır. İnsan, kibir, öfke, hırs ve tamah ile yüzleşmeden Hakk’a yaklaşamaz. Hz. Peygamberin“Nefsini bilen Rabbini bilir” sözü bu hakikati dile getirir. Kendi iç karanlığını ortadan kaldırmadan ışığa varamaz.
İnsan değer yargılarının ve yaptıklarının sahibi olarak kendi eylemine gerekçe üretme kapasitesinde olduğundan ve bu eylem ve yargıları parçalar halinde olduğundan hep karşıda görür ve benliği kendi kendisiyle yüzleşmeye razı olmaz. O nedenle “kişi kendinden bilir işi” denilerek yargıların altında yargılatanın bulunduğuna dikkat çekilmiştir.
Bu nedenle bireyi gösterecek bir boy aynasına yani varlıkla ve kendisiyle barışık bir model olmalıdır.
Bireyin bireysel, toplumsal yargılarını doğa ve ilahi sistem ile yüzleştirip kişinin kendi kendi ile yüzleşmesini sağlar.
Sonuçta yüzleşmek bir yok’a çıkma, cesaret işidir. Kişiyi, hakikatin arındırıcı yüzüyle buluşturur. Bunun acısının derecesi bireyin egosu ile doğru orantılıdır. Kaçış belki konfor sağlar, ama geçicidir; yüzleşmek ise acı verebilir ama kalıcıdır.
İnsan hem kendisiyle hem de varoluş ile barışmak istiyorsa, önce aynaya bakmayı öğrenmelidir.
O ayna her ne kadar akıl ve bilim ile parlasa da iç arıcalık olmadan aydınlanmaz.
O nedenle yaptıklarımızla yüzleşmek halleşmek, hatalarımıza kusurlarımıza sahip çıkarak gazilik madalyası gibi göğsümüzde taşımak, her şeyi ihata eden ve dengeleyen sevgi duygusunun ortaya çıkmasıyla yepyeni bir hayatın kapısı açılacaktır.