Sevgi çoğu zaman içe dönük bir hikâye gibi anlatılır: insanın kalbinde başlar, benliğinde şekillenir, oradan dışarı taşar. Bu anlatı rahatlatıcıdır ama eksiktir. Çünkü sevgi her zaman “içeride” oluşmaz. Çoğu zaman benlik, sevgiyle değil; basınçla, çatışmayla ve yoğunlaşmayla kurulur.
Sevgi ise daha sonra, dışarıdan gelir. Kozmik bir benzetmeyle konuşursak: yıldız önce çöker, sonra yanar. Ama yıldız sistemi ancak ondan sonra oluşur.
Bir gaz ve toz bulutunu düşünelim. Dağınık, belirsiz, merkezsiz. Bebekliğe benzer. Henüz “ben” yoktur. Sonra yerçekimi devreye girer. Madde merkeze toplanır, yoğunlaşır, ısınır. Bu süreç nazik değildir. Şiddetlidir. Sıkıştırıcıdır. İşte bireyselleşme tam olarak budur. Benliğin merkeze oturması bir sapma değil, bir zorunluluktur. Merkez olmadan varlık tutarlılık kazanmaz.
Ama bu aşamada insani sevgi yoktur. Yerçekimi severek çekmez. Doğa şefkatle sıkıştırmaz. Bu evrede işleyen şey arzu, ihtiyaç, hayatta kalma ve güçtür. İnsan da böyledir. Benlik oluşurken sevgi değil, kendini kurma zorunluluğu çalışır. O yüzden benliğin ilk hâli serttir, savunmacıdır, seçicidir. Her şeyi içine almaz. Alamaz.
Eğer kütle yeterliyse, basınç kritik eşiği aşarsa içten parçalanma, nükleer füzyon başlar. Yıldız yanar. Artık sadece kendine çöken bir merkez değildir; enerji üretir. Işık ve ısı yayar. Benliğin olgunlaşması da böyledir. Kendini kurmuş bir ben, artık yalnızca talep etmez; verebilir. Bu noktada sevgi mümkün hâle gelir ama hâlâ merkezdedir. Yıldız hâlâ yıldızdır.
Asıl kırılma burada olur. Çünkü her yıldız sistem kuramaz. Bir yıldızın etrafında gezegenler oluşması için sadece parlak olması yetmez. Denge gerekir. Aşırı çekim her şeyi yutar; zayıf çekim hiçbir şeyi tutamaz. Sevgi tam bu noktada devreye girer. Sevgi, yıldızın kendini sınırlama becerisidir. Her şeyi merkezine çekmemesidir. Başkalarına yörünge tanımasıdır.
Benlik de böyledir. Sevgi, benliğin içinden fışkıran bir duygu değil; benliğin kendi merkezli cazibesini frenleyebilme yetisidir. Karşısındakini yutmadan, biçimlendirmeden, kendine benzetmeden ilişki kurabilmek. Yıldız sistemi, benliğin dışarıyla kurduğu ahlaki mimaridir.
Ama burada herkes eşit değildir. Çoğu yıldız söner. Kararır. Füzyon başlatamaz. Ne tam yıldızdır ne de bulut. Benliği merkeze oturmuştur ama onu aşamamıştır. Enerji üretmez, sadece tutunur. İnsan karşılığı nettir: kimlik, aidiyet ve haklılıkla yaşayan ama anlam üretemeyen benlikler.
Ve sonra nadir olan vardır. Çok nadir. Süpernova.
Süpernova hem yıldızın zirvesi hem de değildir; kendini aşmanın bedelidir. Yıldız patlar, dağılır, yok olur. Ama etrafa karbon, oksijen, demir saçar. Gezegenlerin, hayatın, başka yıldızların ham maddesini üreterek varoluşa katkı sağlar.
Peygamberler bu yüzden süpernovadır. “Ashabın yıldızlar gibidir” diyerek evrensel varoluşun ilke ve içeriklerini canlarıyla sözleriyle ve yaşantıları ile kurup yaşatmaktadırlar.
Onlar güçlü benliklerdir ama benlikte kalmazlar. Kimlik üretmezler; anlam saçarlar. Kendilerini merkezde tutmazlar; merkezi dağıtırlar. Toplumları yakarlar, yerleşik düzenleri parçalarlar, rahatlıkları bozarlar. Hayatta kalmazlar belki ama arkalarından medeniyetler oluşur. Sevgi, onların hayatında bir duygu değil; varoluşun bekasına katkı yapma/sağlama yöntemidir.
Bu yüzden evrensel sevgi nadirdir. Çünkü evrensel sevgi, yıldız gibi parlamak değil; süpernova gibi dağılmayı göze almaktır. Benliğin oluşması herkes için bir aşamadır. Yıldız olmak bile mümkündür. Ama kendini patlatıp varoluşta yeni benler oluşumuna alan açmak… İşte bu yaratıcı sevginin çalışma yöntemidir.
Kozmos romantik değildir. İnsan da değildir. O nedenle sevgi hem üretende hem de ürettikleri de arta kalanlar da yaşar.
Yunus’un diliyle “Biz bu dünyadan gider olduk. Kalanlara selam olsun. Bizim için hayır dua, kılanlara selam olsun”