Adamın biri kahveye dalıp “var mı bana yan bakan” diye nara atmış. Kahvedekilerden biri “var” diye karşısına çıkınca da ”var mı bize yan bakan” demiş.
Bu sahne basit bir fıkra veya sokak lafı gibi durur ama içinde insan vardır. İnsan varsa da mana vardır.
“Var mı bana yan bakan?”
Bu cümleyle ego doğar. Henüz ortada gerçek bir tehdit yoktur ama merkez iddiası vardır. “Ben buradayım” demek yetmez; “ben merkezin kendisiyim” denir. Yan bakış aranır çünkü ego, varlığını ancak karşıt üreterek hisseder. Çünkü her şey zıddı ile kaimdir ve her şey çift yaratılmıştır. Temelde de, olan ikilikle bilinir oluyor. Kimse kendisine bakmıyorsa bile bakılıyormuş gibi yaşar. Bu, benliğin henüz bilinçleşmemiş hâlidir.
Sonra biri çıkar, “var” der.
Bu cevap önemli değildir; önemli olan ötekinin sahneye çıkmasıdır. Artık merkez tek başına değildir. Ego burada iki yoldan birine gider: ya çözülür ya sertleşir. Çoğu zaman sertleşir. Çünkü merkezden düşmek ego için ölüm gibidir.
Bu noktadan sonra üçüncü cümle gelir:
“Var mı bize yan bakan?”
İlk bakışta bir ilerleme gibi görünür. “Ben” gitmiş, “biz” gelmiştir. Ama dikkat edildiğinde ego çözülmediği, genişlediği anlaşılmaktadır. Tekil benlik egosu, kolektif benlik egosuna dönüşmüştür. Merkez hâlâ savunulmaktadır; sadece artık kalabalıktır. Tehdit dışsallaştırılmış, sınırlar kalınlaştırılmıştır. “Biz” burada idrak değil örgütlenmiş egodur.
İşte asıl mesele burada netleşir. Ego yalnızca bireysel bir sorun değildir. Toplumlar, ideolojiler, dinler, hatta “hakikat” iddiaları bile ego üretir. “Biz haklıyız” cümlesi, çoğu zaman “ben haklıyım”ın çoğul hâlidir. Merkez yine sabittir, yine savunulmaktadır.
İdrak ise bambaşka bir yerde başlar.
İdrak geldiğinde merkez, savunulacak bir yer değildir. İdrakin açıldığı yerde ortaya çıkan, ilişkisel bir durumdur.
Yan bakış, başkası, ancak sabit bir merkez (idrak) varsa anlamlıdır. Merkez sabitlenmediğinde bakış, yön değil, bağlantı olur. İşte alak/alaka, bağlantı yaşamı burada başlar. Kur’an’ı okuma da bu noktada anlam kazanır. Kur’an-ı Kerim, Kadir Suresi’nde bunu bin aydan hayırlı olarak tanımlar.
Benlik bilinçleştiğinde, idrak edildiğinde, diğer benliklerle bütünleşir ama erimez. Ne “ben” mutlaklaşır ne “biz”. Her ben, aynı merkezin farklı açılımları olduğunu idrak eder. İşte burada yasa tek olur. Sünnetullah burada işler: parçalanma biter, ikilik düşer. Kişi farz / zorunluluk olanla yüzleşerek inancının gereğince yaşamaya başlayacağı anlaşılmaktadır.
Böylelikle bedenden doğan ‘ben’ benden ve bizden geçerek varlıkta, varoluşla vücut bulup gerçek kimliğine erişir.
Bu sahne basit bir fıkra veya sokak lafı gibi durur ama içinde insan vardır. İnsan varsa da mana vardır.
“Var mı bana yan bakan?”
Bu cümleyle ego doğar. Henüz ortada gerçek bir tehdit yoktur ama merkez iddiası vardır. “Ben buradayım” demek yetmez; “ben merkezin kendisiyim” denir. Yan bakış aranır çünkü ego, varlığını ancak karşıt üreterek hisseder. Çünkü her şey zıddı ile kaimdir ve her şey çift yaratılmıştır. Temelde de, olan ikilikle bilinir oluyor. Kimse kendisine bakmıyorsa bile bakılıyormuş gibi yaşar. Bu, benliğin henüz bilinçleşmemiş hâlidir.
Sonra biri çıkar, “var” der.
Bu cevap önemli değildir; önemli olan ötekinin sahneye çıkmasıdır. Artık merkez tek başına değildir. Ego burada iki yoldan birine gider: ya çözülür ya sertleşir. Çoğu zaman sertleşir. Çünkü merkezden düşmek ego için ölüm gibidir.
Bu noktadan sonra üçüncü cümle gelir:
“Var mı bize yan bakan?”
İlk bakışta bir ilerleme gibi görünür. “Ben” gitmiş, “biz” gelmiştir. Ama dikkat edildiğinde ego çözülmediği, genişlediği anlaşılmaktadır. Tekil benlik egosu, kolektif benlik egosuna dönüşmüştür. Merkez hâlâ savunulmaktadır; sadece artık kalabalıktır. Tehdit dışsallaştırılmış, sınırlar kalınlaştırılmıştır. “Biz” burada idrak değil örgütlenmiş egodur.
İşte asıl mesele burada netleşir. Ego yalnızca bireysel bir sorun değildir. Toplumlar, ideolojiler, dinler, hatta “hakikat” iddiaları bile ego üretir. “Biz haklıyız” cümlesi, çoğu zaman “ben haklıyım”ın çoğul hâlidir. Merkez yine sabittir, yine savunulmaktadır.
İdrak ise bambaşka bir yerde başlar.
İdrak geldiğinde merkez, savunulacak bir yer değildir. İdrakin açıldığı yerde ortaya çıkan, ilişkisel bir durumdur.
Yan bakış, başkası, ancak sabit bir merkez (idrak) varsa anlamlıdır. Merkez sabitlenmediğinde bakış, yön değil, bağlantı olur. İşte alak/alaka, bağlantı yaşamı burada başlar. Kur’an’ı okuma da bu noktada anlam kazanır. Kur’an-ı Kerim, Kadir Suresi’nde bunu bin aydan hayırlı olarak tanımlar.
Benlik bilinçleştiğinde, idrak edildiğinde, diğer benliklerle bütünleşir ama erimez. Ne “ben” mutlaklaşır ne “biz”. Her ben, aynı merkezin farklı açılımları olduğunu idrak eder. İşte burada yasa tek olur. Sünnetullah burada işler: parçalanma biter, ikilik düşer. Kişi farz / zorunluluk olanla yüzleşerek inancının gereğince yaşamaya başlayacağı anlaşılmaktadır.
Böylelikle bedenden doğan ‘ben’ benden ve bizden geçerek varlıkta, varoluşla vücut bulup gerçek kimliğine erişir.