Bir ortaokul öğrencisi eve gelip “Baba, bizim mezhebimiz ne?” diye soruyorsa mesele sadece fıkıh değil, sosyoloji, tarih ve biraz da insan psikolojisidir.
Çocuk aslında şunu sorar: “Ben kimim? Sınıftaki yerim ne?”
Biz büyükler ise soruyu hemen harita masasına yatırıyoruz. Dört mezhep, dört halife, dört kitap… Sanki ilahi hakikat muhasebe defteri gibi dörde bölünmüş. Beş olursa sistem hata veriyor. Oysa hakikat matematik kulübü değil; insanın anlam arayışı.
Mezhep kelimesi Arapça “zehebe” kökünden gelir. Gitmek demektir. Mezhep, gidilen yol. Yol ise yürüyenin niyetine, yaşadığı coğrafyaya, karşılaştığı meseleye göre şekillenir. İslam’ın ilk asırlarında hukukî ve itikadî meseleler tartışılırken farklı yorum ekolleri oluştu. Bu ekollerden bazıları kurumsallaştı. Mesela Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Malik, Ahmed bin Hanbel. Bunlar yeni bir din kurmadı. Aynı metne farklı yöntemlerle baktılar.
Bir de itikad tarafı var. Akla daha geniş alan açan İmam Maturidi ile daha temkinli yaklaşan Eşari. Burada da kavga “Tanrı var mı?” değil; “İnsan aklı ne kadar yetkilidir?” sorusu.
Şimdi gelelim Anadolu’ya. Coğrafya dağlık mı, şehirli mi, göçer mi, merkezi idare güçlü mü? Mezhep haritası biraz da bunlarla çizildi. Osmanlı şehirlerinde Hanefilik yaygınlaştı. Kürt aşiret bölgelerinde Şafilik güçlü kaldı. Arap coğrafyasında Malikilik ve Hanbelilik etkili oldu.
Alevi topluluklar ise ayrı bir sosyolojik hikâye. İnanç, ritüel ve tarihsel deneyimleri farklı bir çizgide şekillendi. Devlet merkezinin dışında kalmış, zaman zaman baskı görmüş, “öteki”leştirilmiş yapılar. “Rafızi”, “mülhid”, “Kızılbaş” gibi etiketler, çoğu zaman teolojik tartışmadan çok siyasetin diliydi. Devlet kontrolü dışında kalan her yapı potansiyel tehdit sayıldı. Sonuç? Ayrışmalar, trajediler, kırılmalar.
Ama bir soru insanı çiviler: “Alevilerden bir zarar gördün mü?” Çoğu insan dürüstçe “Hayır” der. Çünkü günlük hayatta insanlar mezhebiyle değil, ahlakıyla temas eder.
Cumhuriyet’le birlikte hukuki kimliğimiz “vatandaş” oldu. Mezhep haneye yazılmadı. Devlet, en azından teoride, mezhepler üstü bir çerçeve kurdu. Bu modernleşme hamlesi, kanlı yüzyılların ardından birlikte yaşamanın sigortasıydı.
Çocuğun sorusuna gelince… “Biz Müslümanız” demek doğru. Ama eksik kalabilir. Çünkü çocuk, sınıfta mezhep üzerinden bir ayrım yaşadıysa, onun ihtiyacı kimlik beyanından çok güven duygusudur. Ona şunu demek gerekir:
“İnsanlar farklı yorumlara sahip olabilir. Bu düşmanlık sebebi değildir. İnanç, başkasını ezme aracı değil, kendini terbiye etme yoludur.”
Günün partilerinin mezhep olduğu iddiası ise başka bir mesele. İnsan zihni aidiyet üretir. Dün mezhep üzerinden, bugün ideoloji üzerinden. Grup psikolojisi değişmez. İsimler değişir.
Gerçek soru şu: Mezhep mi insanı belirler, insan mı mezhebi yaşama biçimiyle anlamlandırır?
Tarih bize şunu gösteriyor: İnanç yorumu siyasallaştığında kan çıkar; ahlak merkezde kaldığında medeniyet çıkar.
Bir baba olarak verilecek en sağlam cevap belki de şudur: “Bizim mezhebimiz adalet, merhamet ve birlikte yaşama iradesidir. Diğerleri bunun yorumlarıdır.”
Çocuk için bu yeterli. Büyükler için ise mesele hâlâ açık dosya. Çünkü insanlık, hâlâ ‘yol’ ile ‘yolculuk’ arasındaki farkı öğrenmeye çalışıyor.
Şarkıda söylendiği gibi. Yolculuk var yarınlara, aşıklar diyarına, yoldaş olmak ne hoş, gönlünün uyarına, yolculuk var...