Bir zamanlar insan, doğanın çocuğuydu.

Toprağın nabzını kalbinde duyar, rüzgârın sesini kendi nefesi sanardı.

Sonra bir gün, erkek buğdayı yedi.


O günden sonra doğa artık ona ana değil, tarlaydı.
Toprak, kutsal emanet olmaktan çıktı; mülke dönüştü.


Erkek toprağı işledi, ama aslında kendini işliyordu-
kendini doğanın üstüne, doğanın yerine koyuyordu.

Buğdayla birlikte insan yerleşti, sınır çizdi, sahip oldu. Lakin sahip oldukça eksildi.


Doğayla birlikte var olmaktan, doğayı kendine ait kılmaya geçti.


Ve böylelikle “sahip olmak” bilinci doğdu:
benim toprağım, benim kadınım, benim evim, benim Tanrım.

Oysa sahip olmak, varlığın bilincini değil, korkusunu besler.


İnsanın gerçek dönüşümü, sahip olmakta değil, sahip çıkmakta gizlidir.


Sahip olmak, bir şeyi kendine katmak ister;
sahip çıkmak ise kendini ona katmak.


Biri egemenliktir, diğeri tanıklıktır.

Buğdayı yiyen erkek, doğayı evirdi ama kendi benliğini zincirledi.


Doğayı düzenledi ama ruhunu daralttı.


Oysa sahip çıkmak, evrimin içsel yüzüdür-
doğanın düzenine, toprağın döngüsüne, varlığın kendi işleyişine tanıklık etmektir.

Gerçek sahiplik, eşyada değil, bilinçtedir.


Her şeye sahip çıkmak, her şeyin kendi hakikatine tanıklık etmektir.


Bu tanıklık, insanın varoluş bilincidir.

Belki de insanın kurtuluşu, buğdayı yeniden yemekte değil,
onu yeniden anlamak için toprağa dönmekte, sahip olmadan sahip çıkabilmekte.

Çünkü sahip olmak, varlığı daraltır, tüketir, öldürür.


Sahip çıkmak ise varlığa hayat bahşeder, sürdürür.


Ve insan, ancak sahip çıkabildiği şeye gerçekten aittir.