Hz. Peygamber “Ya Rabbi bana eşyanın hakikatini göster, ben sen bilmekle bilemedim” demiş.

Hakikat, tahakkuk eden, olan şeydir. Yorum değil. İnanç değil. Kanaat değil. Anlatı değil. Hikâye hiç değil. Peki bu olan şeyi nasıl görüp algılıyoruz ki şikayet ediyor, hakikatine ermek istiyoruz.

Tanrı katında zerre miktarı da olsa hiçbir şey zayi olmayıp bizi bulduğuna göre, bir yerde herkes hak ettiğini yaşıyorsa bu itirazların nedeni kendimizi ve varlığı tanımadığımızın veya olmak istediğimizi hak etmenin göstergeleri olduğunu düşünüyorum.

Sahi hazır bir hayatın içine doğanlar olarak kendimizi ve varoluşu tanımadan geçen bir hayatın ne getirdiğini hiç düşündük mü?

Varlık üç boyutla gözüken değişim ve dönüşümle kaim ü hammadde. Ona bakan, onu işleyen insan bilinci ise sonsuz anlam katmanı oluşturmuş, binlerce deney, gözlemle bilgi üretip kitap yazarak yüklü bir külliyat oluşturmuş ama hala hakikati arıyor.

Öyle anlaşılıyor ki hayatı okuyarak veya yaşadıkları ile anladım zannedenlerin kendi isteklerine kendi emellerine uygun olanı Hak görerek yaşadıklarını söyleyebiliriz. Zira kutsal hadiste “ben kuşumun zannıncayım” buyurulmuştur.

Hakkın terazisi hak ile tartılır. Hak etmeden, hak görmeden, hak vermeden, hak olmadan yapılan yargılar o hakikati saçalar ve rahatsız eder.

Bizler dünyayı, zihnimizin kurduğu bir laboratuvardan izleriz. Bu laboratuvarın camları ise şeffaf değil; kültür, korku, çıkar, kimlik, travma, umut ve ideolojilerimizle renklenmiştir. Bu yüzden hakikat tektir, ama algılarımız sonsuz çeşitliliktedir.

Hayatı algımızla yaşar ve onu hakikat kabul ederiz. Bu da bizim hakikatimiz olur ve bunun karşılığını da yaşarız. Allah’ın adalet ilkesi ve kulun imtihanı olarak okunabilir. Aynı hayatı yaşayanlar farklı tahakkuklarla karşılaşabilirler.

Felsefe tarihinde Platon buna “idea” der. Tasavvufta “Hakk” adını alır. Bilim onu “doğa yasası” diye tanımlar. Psikololoji ise “gerçeklik ilkesi”ne vurgu yapar. İsimler değişir, isim veren değişmez: Hakikat, inanmasak da vardır.

Kabul etmesek de işler. Yok saysak da sonuç üretir. Tıpkı yerçekimi gibi. Yerçekimine inanmıyorum diyebiliriz, ama pencereden atlarsak düşeriz.

Daha derine indiğimizde, hakikatin sadece dış dünyada olmadığını görürüz. İç dünyamızda da ruhumuzun katmanlarında da olduğu gerçeğiyle karşılaşırız. Kendimize yalan söyleyebiliriz. Anlatılarımızı, gerekçelerimizi muhteşem kurgularla süsleyebiliriz. Ama bedenimiz-eylemlerimiz ve söylemlerimiz yalan söylemez. Kur’an “eli ayağı şahitlik eder” der

Bilinçaltımız kayıt tutar. Ve nihayetinde, davranışlarımız bir ömür boyu saklanamayacak bir hakikati ifşa eder. Bu yüzden hakikat bizi bazen dışarıda değil, tam da içeride, kendi karanlık odamızda yakalar. Affı olmayan bu kayıtlar genetiğimize işlenerek bedenimize, huyumuz ahlakımızla dönüşür.

Ondan kaçarak kurtulamayız, peşimizden gelir. Bastırırsak, şekil değiştirir, belki bir hastalık, belki bir takıntı, belki bir patlama olarak geri döner. İnkâr edersek mutlaka başka bir kapıdan, belki de en savunmasız anınızda girer hayatımıza. En iyisi hak görüp razı olarak onu içselleştirip yaşayanı olmaktır.

Hakikate layık olarak konumlanıp olana razı olup olanın da bizden razı olduğu, hak görüp hak veren olarak barışık yaşamak yaşamaya bir nefes almamızı sağlayacağını düşünüyorum.