Tanıyan ve tanıtan bir varlık olarak insan kendisi ile de ilgili çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. Anne karnına düşmesinden mezara konmasına değin geçen süreçte cenin, bebek, çocuk, akil baliğ, ihtiyar ve cenaze adlarıdır.
Bu varlık, içinde var olduğu toplumda ailesince konan ad ile çağırılır ve o kültür ile işlem görür. Bu nedenle ona Arapçada ‘beşer’ denmiştir; bu, dış yüzeyiyle görünen, ‘derisiyle tanınan’ anlamına gelir. Dışı, derisi topluma dönük, içi varoluşa, düşüncesi ise çağlar ötesine.
İnsan kelimesinin de köken olarak unutan ve ünsiyet eden anlamında olduğu belirtilmiştir. Fakat insan ve faaliyet alanı incelendiğinde onu tanımaya kelimelerin kifayet etmeyeceği anlaşılmaktadır. Bunu bir birey olarak ele aldığımızda bir baba ve anadan doğan bebek onu meydana getiren özü, anne babasının düşünsel birikimi, hafızasal bilgisini unutarak-haberi olmadan genetik birikimi yaşamak üzere dünyaya geliyor.
Türkçedeki “insan” kelimesi, Arapçadan alınmıştır. Türkçede "kişi", "adam", "erkek", "kul" gibi kelimeler insan karşılığı olarak kullanılır. Modern Türkçede insan kelimesi biyolojik tür (Homo sapiens) anlamında da ahlakî ve felsefî varlık anlamında da kullanılır.
Tasavvufta “insan” kelimesi sadece biyolojik bir varlığı değil, ilahi sıfatları taşıma kabiliyeti olan bir varlığı ifade eder. “İnsan” Kendinde “üns” olan, Varoluş ile yakınlık kurabilendir. İbn Arabî’nin ifadesiyle: “İnsan, varlığın özeti ve âlemlerin aynasıdır.”
Bu anlamda insan hem topraktan yaratılmış fani hem de ilâhî ruh taşıyan baki bir varlıktır. Osman Kemali Efendi:” İnsan ikiden hali değil iş bu cihanda Ya canını ten, ya tenini can eyledi gitti” der.
Kuranı Kerimde: Gerçek olan şu ki, doğmadan önce Âdem’in bedenine tüm hakikatlerimizi yazdık. Fakat o kendine bakmayı unuttu ve bizi anlamada kararlı olamadı." (Tâhâ 115) buyurulmuştur. Burada Adem’in “unutması”, insan oluşuna işaret kabul edilir ve unutması ve varoluşu yaşayarak kavraması insanın varoluş misyonu olduğu ve bir taşıyıcı olduğu anlaşılmaktadır. Yasin süresi 41 ayette “Hâlbuki biz onların çocuklarını gemilerde taşıyoruz” buyurulmuştur.
Kur’an ve klasik Arapça'da "Âdem", insanlığın atası olan ilk insan ve peygamberin adı olarak kabul edilir.
İbranicede “Adam” = Topraktan yaratılan, toprak insan anlamındadır.
Tasavvufta Âdem: insanlığın özü, varlığın aynasıdır. İbn Arabî gibi sufilere göre: Âdem, isimlerin öğretilmesiyle (esmâ) varlığın anlamını taşıyan, Allah’ın halifesi kılınan ilk bilinçli varlıktır.
Arapça Adem yokluk anlamında iken Âdem yaratıcıyı varlığı yaşayan ve yansıtan-gösteren anlamı kazanmaktadır.
Kutsal kitaplarda Âdem ile İblis’in mücadelesi anlatılır. İblis Arapçada ümidini kesti, hayal kırıklığına uğradı anlamında olup Antik Yunanca Diabolos” iftira atan, ayıran, suçlayan anlamındadır. İblis, varlığı tanımayı reddeden, anlam arayışından vazgeçmiş bilinç hâlini temsil eder.
Sad Suresi 72 -74 ayette: Onu en güzel sıfatlarla düzenledim ve içine ruhumdan üfledim. Varoluşu anlayıp tüm varlığınızla sevip kabul edin. Varlığın sûretinde kalıp sîretini görmeyen kabulleniş içinde olmaz, kibirlilik içinde kalır ve hakikatleri görmemezlikten gelip örtenlerden olur” buyurulmuştur.
Hak: Gerçek, doğru, sabit olan, değişmeyen, yerli yerinde olan, adaletli olan, hakikat ise hakkın gerçekleşmiş, zuhur etmiş, özü ortaya çıkmış hali” anlamında kullanılmaktadır. Bu tanımdan yaratıcı ve yaratılan, varoluş ve var olan bağlamı ile her an ayrı bir yaratılış içinde olduğumuzu gösteriyor.
Bilgi olarak varlık insan aklıyla ulaşılan doğruluk hakikatin bir yansımasıdır ama kendisi değildir. Metafizik düzlemde ise hakikat, “varlığın varlığı”dır. Görünenin ardındaki sabit özdür. Bu öz Tanrı, idea mutlak, birlik, vahdet olarak tanımlanır. Âdem, varlığın hakikatini temsil eder; insan ise bu hakikati bireysel düzeyde yaşayan ve deneyimleyen bilinçtir. Tüm varoluş ise, hakikatin bizzat kendisidir.