Geleneksel anlamda “huy”, bir canlının doğuştan gelen ve süreklilik gösteren eğilimleri, davranış kalıplarıdır. Arapça kökenli “huy” kelimesi, tabiat, mizaç, karakter anlamlarına gelir.

Bu bağlamda “huy”, insanın hayvani doğasıyla ilişkilidir, çünkü bedene ve içgüdüsel benliğe aittir. Yunus Emre’nin “Huyun gitmeden Hakk’a varılmaz” sözü de bunu ima eder.

Huylanma, bir şeyden etkilenme, ona karşı içsel bir tepki geliştirme hâlidir. Korkudan, alışkanlıktan, sezgisel bir fark edişten veya önceden oluşmuş kalıtsal bilgilerden doğabilir. Huylanmak, bilince yaklaşan ama bilinçaltında yer eden bir tepki biçimidir. O nedenle huyumuzu kontrol altına alarak varoluştaki yerini anlamamız gerekir.

İnsanın beşer (beden-huy) kısmı doğuştan gelir; fakat Adem oluş —yani bilinçli bir varlık hâline gelme sonradan olur. Bu bağlamda “huy”dan “insanlığa” geçiş, bir arınma sürecidir. Tasavvufta da “nefsin terbiyesi” bu süreci anlatır. Bu da varlığın temsil yetkisinin insanda olduğunu; insanın hem senarist hem aktris, hem rejisör hem de yönetmen olduğunu gösterir.

Tasavvufta: Kibirlilik, haset, riyâ (gösteriş) hırs. Öfke, şehvet, tamah ve inat kötü huy olarak tarif edilir ve merhamet, hilm (yumuşak huyluluk) sabır, şükür, kanaat, ihlas, adalet ile tezkiye – düzenlenmesi gerektiği belirtilir.

Bu geçiş, insanın kötü – olumsuz ve iyi, olumlu taraflarını gösteren huyları olarak değerlendirilebilir. Ama her iki huyun etkisinde olan insan kendi gerçeğini hakkıyla kavrayamaz. Büyük mutasavvıf Niyazi Mısri: Kahr u lûtfü şey’i vâhid bilmeyen çeker azap,


Ol azaptan kurtulup sultân olan anlar bizi” diyerek hakikati anlamanın yolunu göstermiştir.

Huydan arınmadan insan özgürleşemez, çünkü huy, bireyi hayvani sınırlar içinde tutar. Huylar, içgüdüsel, kalıtsal ve çoğu zaman bilinç dışı davranış kalıplarıdır. İnsan, bu içgüdülerin ötesine geçerek: Huylarını kontrol ederek kullanabilme, seçim yapabilme yetisi kazanır. Bu noktada huy bir kader olmaktan çıkar, fark edilip dönüştürülebilir bir ham mizaç (doğuştan gelen, henüz işlenmemiş, farkına varılmamış huyların potansiyel) hâline gelir. Bu da insanı Tanrının isim ve sıfatlarını yaşayıp yaşatan -yansıtan varlık (halife – hali ifa eden) konumuna yükseltir. O nedenle Mevlânâ Sen huyunu bırak da huya (Hu’ya) karış; bir isim ve resimle kalma der.