Eskilerin “Âlemler” diye sıraladıkları şey, gökyüzünde üst üste dizilmiş mekânlar değil; insanın gerçeklikle temas biçimleriydi. Bugün bunu daha sade bir dille söyleyebiliriz: İnsan, aynı anda birden fazla gerçeklik katmanında yaşar.
Mesele hangisini inkâr ettiği değil, hangisini esas aldığıdır.
En altta, kaçışın olmadığı yer var: gözlemlenebilir gerçeklik. Eskilerin “mülk âlemi” dediği yer. Beden burada yaşar, açlık burada acıtır, adaletsizlik burada kırar. Fikirler burada doyurmaz; emek doyurur.
Niyetler burada iyileştirmez; doğru müdahale iyileştirir. Bu yüzden hayat, romantik anlatılarla değil şartlarla yürür. Gerçekliği yok sayan her düşünce, er ya da geç gerçekle çarpışır. İlahi adalet ilkesinin ortaya çıktığı boyut.
Bunun üstünde, insanı asıl yöneten ama çoğu zaman fark edilmeyen bir katman vardır: psikolojik ve sembolik gerçeklik. Eskilerin melekût dediği alan. Duygular, korkular, imgeler, anlamlar burada çalışır. İnsan çoğu kararını akılla değil, bu katmandan gelen itkiyle alır. Bugün “bilinçdışı” dediğimiz şey, eski dilde gayet tanıdık bir bölgedir.
Bir üstte ilkesel düzen bulunur.
Ceberrût diye anılırdı. Burada kişisel keyif değil, ölçü konuşur. Değişmeyen yasalar, aklın yapıları, ahlâkın omurgası bu katmandadır. Bu düzey olmadan ne hukuk ayakta kalır ne bilim ne de birlikte yaşama imkânı.
Ve en üstte, söze gelmeyen bir eşik vardır. Eskiler buraya lâhut dedi. Orası tarif edilecek bir yer değil; benliğin sustuğu bir hâl alanıdır. O yüzden anlatı değil, edep gerektirir.
İnsan bu katmanların hepsini aynı anda taşır. Bu yüzden “küçük âlem” denmiştir. Açlık mülkten gelir, korku melekûttan, ölçü ceberrûttan, sezgi lâhuttan iz taşır. Sorun, insanın bu katmanlardan birini mutlaklaştırmasıyla başlar.
Modern çağın krizi tam da burada yatıyor. Kimileri yalnızca ilkeye bakıp insanı eziyor, kimileri yalnızca duyguya bakıp düzeni dağıtıyor, kimileri bedeni esas alıp anlamı çöpe atıyor. Sonuç değişmiyor: yabancılaşma, çatışma ve tükenme.
İşte ariflik burada devreye girer. Ariflik, eski anlamıyla bir “yükseklik” değil; modern karşılığıyla yüksek farkındalıktır. Arif, hangi katmanın konuştuğunu ayırt eder ve hayatı ayakta tutanı esas alır.
Arifin vazifesi dünyayı kurtarmak değildir. Arifin vazifesi, yaşamı yaşanır kılmaktır. Gerektiğinde fedakârlık yapar, gerektiğinde feragatte bulunur. Kendi doğrusu uğruna ortak zemini yıkmaz. Bazen geri çekilmenin, bazen susmanın, bazen payından vazgeçmenin daha büyük bir hayatı koruduğunu bilir. Bu zayıflık değil, uzun vadeli akıldır.
Arif demek irfan, yüksek fen sahibi, ref edip alemleri aşmış, örfe uygun davranan kamil/olgun insan demektir.
Sevgi de bu bağlamda anlaşılmalıdır. Sevgi bir duygu patlaması değil, denge mekanizmasıdır. Sevgi olmadan kurulan düzenler işleyebilir ama insanî olmaz. Sadece sevgiyle yürütülmeye çalışılan düzenler ise iyi niyetli olur ama sürmez. Yaşanabilir bir dünya, sevginin akılla, hukukla ve sorumlulukla balanslandığı dünyadır.
Bu bir ideal değil, zorunluluktur. İnsan türü, sevgisiz ama düzenli; ya da sevgili ama düzensiz bir dünyada uzun süre yaşayamaz. Tarih bu deneyi defalarca yaptı, sonucu kayda geçti.
Mesele başka bir dünya hayali değildir.
Bu dünyada, bu katmanlarla yaşıyorsak, onu sürdürülebilir kılmak zorundayız.
Bunun yolu kaçıştan değil; gerçekliği esas almaktan, fedakârlığı bilen bir ariflikten ve dengeyi gözeten bir sevgiden geçer.