İnsanoğlunun en derin arzusu, sevgiyi bulmak ve onunla bütünleşmektir.

Fakat bu sevgi, bir kişiye, bir inanca ya da bir gruba yönelen sınırlı bir sevgi değil varlığın her zerresini kucaklayan, yargısız, koşulsuz bir sevgi olmalıdır.

İnsanlık, çağlar boyunca bu evrensel sevgiye nasıl ulaşılacağını aradı ve bu arayışın en güçlü cevaplarından biri, İslam’ın özünde olduğu ve onu yaşayanlarda ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.

İslam kelimesinin kökü “silm” ve “selam” sözcükleri olup barış, huzur ve teslimiyet anlamındadır. Bu teslimiyet korkudan değil, insan duygularının özü olan sevgi, muhabbet ve varlığı kapsayıcı olmasındandır.

İnsanın kalbinde Allah’a (varoluşa ve varolana, yaşama) duyulan sevgi kök saldığında, o sevgi tüm varlığa yayılır. O noktadan sonra insan artık sadece kendini değil, her şeyi Allah’ın bir yansıması olarak görür. Böylece barış, bir toplumsal sözleşme değil, kalbin (kalıbın-varlığın) doğal haliyle işleyişi olur.

Hz. Muhammed (s.a.v.) doğmuş dondurulmuş ve öldürülmüş bir kimlik değil bu yaşamın- sevginin temsilidir.

O, sevgiyi yalnızca öğütlememiş; yaşamının her anında uygulayarak göstermiştir. Bir düşmanını affederken, bir yetimi okşarken, bir kediyi incitmemek için elbisesini keserken, sevginin Allah’a giden yoldaki en büyük ibadet olduğunu öğretmiştir.

Kur’an’da onun “âlemlere rahmet olarak gönderildiği” söylenir. Rahmet, sevginin merhamete dönüşmüş halidir.

Bu yüzden İslam, sadece inanç ilkeleri değil, sevgiyle yaşanan bir bilinç hâlidir. Allah sevgisi, insan sevgisine dönüşmeden eksik kalır. Çünkü her insan, her canlı, her nefs, O’nun bir nefesidir.

Mevlânâ “Sevgi, bütün dinlerin dinidir” diyerek tüm toplumsal katmanları yaşamanın ve anlamanın varacağı yeri sevgi olarak odaklarken Yunus Emre bunu Türkçenin kalbinden “Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü” diyerek sevginin yaratıcı ruh olduğunu dilin önemi ile birlikte vurgular.

Sevgi, kişiye göre farklı katmanlarda tezahür etse de bunun nihayeti insanın kendi benliğini aşarak bütün varlıkla bir olduğunu fark etmesi, ona dönüşmesidir.

Bu farkındalık, Kur’an’ın “Kim kendini arındırırsa, kurtuluşa erer.” (Şems, 9) ayetinde ifadesini bulur.

Arınmanın yolu da sevgidir. Çünkü sevgiyle meydana gelen bedenimiz dünya hayatına dönüşerek var olabilmektedir. Sevgi, savunmasız ve yalın halde olduğundan onu koruması gereken değer ve duygular gerekmektedir.

Bu değer ve duygular bir yerde sevgiyi koruyup ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu nedenle nefret, kibir ve kıskançlık, egoistlik gibi duygular ancak sevginin ortaya çıkması ve vücut bulmasıyla erir. O nedenle sevgi daima korunup beslenmesi gereken kafeste nazik bir kuş olarak remzedilmiştir.

İslam’ın kalbine dönüldüğünde, Peygamber’in öğretisinin özünde şu hakikat yatar! “iman, sevgisiz tamam olmaz “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız” der. Demek ki sevgi, dinin süsü değil, temeli, barış da bu sevginin meyvesidir.

Bugün dünya yeniden bu ilahi muhabbeti hatırlamaya muhtaç yaşamaktadır. Bu nedenle sevgi artık sadece bir duygu değil, insanın varoluş amacı ve yaşam biçimi olmalıdır.

İslam’ın özüne uygun, farklı yaşayan her topluluğa evrensel birliği amaçlayan eğitim programı ve üretim dolaşım ve tüketim planlaması ile insanlığın bu ruha kavuşacağı düşünülmektedir.

Bu ruhtan doğan bilinç tüm varlığı varoluşun kutsal emaneti olarak göstererek birlikte yaşamın yolunu açmıştır. Sevgi muhabbet dolu yaşamlarımızla ve işimizi en güzel şekilde yapmakla bunu gelecek kuşaklara aktarmak amacımız olmalıdır.