İnsan, sevginin ne olduğunu gerçekten anlamak için önce sevilmeyi deneyimlemelidir. Annesinin, ailesinin, çevresinin sevgisini hisseden birey, kendini var edenin idrakiyle onlara değer vermeyi, onları mutlu etmeyi ve karşılıklı bağlılığı öğrenir. Toplumun sevdiği kişi olma arzusu da benzer bir şekilde işler; insanlar, sevilmeyi deneyimledikçe başkalarına değer vermeyi ve karşılık göstermeyi öğrenir.

Sevgi yalnızca deneyimlenerek öğrenilen bir davranış değil, aynı zamanda yaşamı dönüştüren bir güçtür. Varoluş mücadelesine giren insan doğadan, kandan, candan, inançtan ve düşünceden gelen çeşitli sevgilerle varoluşa sarılır. İnsan, doğayla etkileşim kurdukça onun döngüsüne hayranlık duyar, hayvanlara ve bitkilere karşı koruma içgüdüsü geliştirir. Biyolojik bağlar, kanın getirdiği doğal şefkat ve koruma duygusunu besler. Duygusal bağlılık, içten gelen candan sevgiyi yaratır; arkadaş, eş ve yakınlarımıza duyduğumuz bağda bunu hissederiz. İnanç, manevi değerler ve ritüeller üzerinden sevgiyi beslerken; düşünce ve idealler, insanın zihinle seçtiği bağlılıkları, adalet ve özgürlük gibi ideallere duyulan tutkuyu şekillendirir.

İnsanın aklını, benliğini ve dar çıkar anlayışını aşmasıyla gerçek sevgiye erişmesi mümkündür. Artık sevgi, yalnızca bir his değil, yaşamın kendisine ve başkalarına yansıyan bir eylemdir. Sevgi, varlığı çoğaltmak, başkalarının da yaşamını değerli kılmak, hayatı paylaşmak ve yaşatmaktır. Kendini aşan birey, dar sınırlarını aşıp evrensel bir sevgiye ulaşır; sevgi, böylece hem kendisi hem de tüm varlık için bir güç hâline gelir.

Gerçek sevgi, yaşamaktır. Yaşatmaktır.