Modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, sürekli tüketmeyi ilerleme sanmasıdır. Daha çok üretmek, daha çok satın almak, daha hızlı eskimek ve yeniden satın almak… Ekonominin çarkları böyle dönüyor. Fakat bu çarkların arkasında tükenen ormanlar, kirlenen sular, zehirlenen topraklar ve her geçen gün büyüyen çöp dağları var.
Üstelik bütün bunlar bize refahın bedeli olarak sunuluyor.
Oysa nasıl bir refahtır ki yaşadığımız dünyayı yaşanmaz hâle getiriyor? Nasıl bir kalkınmadır ki kazancı bugüne, zararı yarına bırakıyor? Nasıl bir ekonomik düzendir ki doğadan aldıklarını hesaplıyor, doğaya verdiklerini görmezden geliyor?
Tüketim ekonomisi, insanın ihtiyacını karşılamakla yetinmiyor; ona sürekli yeni ihtiyaçlar üretiyor. Kullanılabilir eşyalar eskimiş sayılıyor, tamir etmek yerine yenisini almak özendiriliyor, kısa ömürlü ürünler hayatımızı kuşatıyor. Reklamlar bize mutluluğun satın alınabileceğini söylüyor. Sonunda daha çok şeye sahip oluyoruz ama sahip olduklarımızın bedelini doğaya ödettiriyoruz.
Çünkü hiçbir ürün yoktan var olmuyor. Her eşyanın arkasında tüketilen bir kaynak, harcanan bir enerji, kullanılan bir su ve çoğu zaman görünmeyen bir çevresel maliyet bulunuyor. Ürün çöpe atıldığında ise hikâye bitmiyor. Plastik doğada parçalanarak varlığını sürdürüyor, kimyasal atıklar toprağa ve suya karışabiliyor, yakılan çöpler havayı kirletiyor. Biz gözümüzün önünden kaldırdığımız atığın ortadan kaybolduğunu sanıyoruz. Oysa yalnızca başka bir yere taşımış oluyoruz.
Üstelik bu düzenin adaletsizliği de var. Tüketimin kazancını birileri elde ederken kirliliğin yükünü çoğu zaman başkaları taşıyor. Zengin ülkelerin atıklarının daha yoksul ülkelere gönderilmesi, sorumluluğun sınırlar ötesine aktarılmasının en açık örneklerinden biri. Türkiye'nin plastik atık ithalatı da bu açıdan sorgulanmalı. Ülkemiz gerçekten geri dönüştürülebilir ham madde mi kazanıyor, yoksa başkalarının tüketim alışkanlıklarının çevresel bedelini mi üstleniyor? Bu sorunun cevabı, ithalat rakamlarından çok daha önemlidir.
Geri dönüşüm elbette gereklidir. Ancak geri dönüşümü, sınırsız tüketimin vicdan rahatlatıcı bahanesine dönüştürmek büyük bir yanılgıdır. Her atık geri dönüştürülemez; geri dönüştürülen her malzeme de çevresel zararı sıfırlamaz. Asıl mesele, çöpü nasıl işleyeceğimizden önce neden bu kadar çok çöp ürettiğimizi sorgulamaktır.
Burada yalnızca bireylere daha dikkatli tüketmelerini söylemek de yeterli değildir. İnsanları sürekli satın almaya yönlendiren, üreticileri kısa ömürlü ürünlerden kazanç sağlamaya teşvik eden ve çevresel maliyetleri toplumun sırtına yükleyen ekonomik düzen değişmeden sorunun bütünü çözülemez. Devletin görevi de bu düzenin önünü açmak değil; halkın sağlığını, doğal varlıkları ve ortak yaşam alanlarını korumaktır. Ekonomik kazanç uğruna toprağın, suyun ve havanın kirletilmesine göz yumulamaz.
Doğa bize miras kalmış bir mülk değil, yaşamımızın temelidir. İnsan, kendisini doğanın sahibi sandıkça onun sınırlarını zorluyor; oysa doğanın sınırları aşıldığında bunun bedelini yalnızca ağaçlar, kuşlar ve denizler ödemiyor. İnsan da kendi yaşam koşullarını ortadan kaldırıyor.
Asıl ilerleme, daha fazla tüketebilmek değil, daha az kaynakla daha iyi yaşayabilmektir. Bir eşyanın yıllarca kullanılabilmesi, bir derenin temiz akması, bir toprağın zehirlenmeden ürün vermesi ve bir çocuğun sağlıklı bir çevrede büyümesi, ekonomik büyüme tablolarında görünmeyen ama yaşamın gerçek değerini belirleyen kazanımlardır.
Doğaya karşı sorumluluğumuz, çöplerimizi ortadan kaldırmakla değil, çöp üreten yaşam biçimimizi sorgulamakla başlar.
Dünyayı bize ait, istediğimiz gibi tüketebileceğimiz bir depo olarak göremeyiz. Bu gezegen yalnızca bizim değil; bugün birlikte yaşadığımız bütün canlıların ve henüz doğmamış kuşakların da yaşam alanıdır.
Bir gün geriye dönüp baktığımızda, ne kadar ürettiğimizden çok neyi koruyabildiğimiz önem taşıyacak. Çocuklarımıza bıraktığımız şey tüketilmiş kaynaklar, kirlenmiş sular ve dağlar kadar atık olmamalı.
Çünkü doğayı tüketerek zenginleştiğini sanan insanlık, aslında kendi geleceğini tüketiyor.