Bir ülke dışarıdan bakıldığında büyüyor görünebilir. Büyük projeler yapılır, dev yatırımlar açıklanır, uluslararası anlaşmalar imzalanır, askerî ve diplomatik başarılar anlatılır.

Fakat bütün bu görüntünün arkasında halk yoksullaşıyor, üretim gücü zayıflıyor, ortak kaynaklar üzerindeki denetim tartışmalı hâle geliyor ve devletin karar alma kapasitesi daralıyorsa ortada cevaplanması gereken ciddi bir soru vardır: Gerçekten büyüyor muyuz, yoksa büyüme görüntüsüyle başka bir gerçeğin üzeri mi örtülüyor?

İçi boşaltılan bir yapının dışarıdan şişirilmesi, onu güçlü kılmaz. Tam tersine, dış görünüş ile iç yapı arasındaki fark büyüdükçe kırılganlık artabilir.

Türkiye açısından tehlike, ekonomik büyüme rakamlarının veya büyük projelerin varlığı değil; bunların ülkenin gerçek üretim kapasitesini, halkın refahını ve uzun vadeli bağımsızlığını ne ölçüde güçlendirdiğidir. Bir ülkenin ekonomisi büyürken yurttaşlarının alım gücü düşüyor, borç yükü artıyor ve stratejik kararlar yeterince şeffaf biçimde alınmıyorsa büyümenin niteliği sorgulanmalıdır.

Aynı soru dış politikada da karşımıza çıkar. Bölgesel güç olmak, yalnızca askerî anlaşmalar yapmak veya uluslararası masalarda yer almak değildir. Asıl güç, ülkenin kendi güvenliğini sağlayabilmesi, ekonomik şoklara dayanabilmesi ve başka devletlerin kararlarına bağımlı olmadan hareket edebilmesidir.

Peki, Türkiye'nin büyüyen güç görüntüsünün altında böyle bir kırılganlık birikiyor mu?

Bu sorunun cevabı, sloganlarla değil; üretim verileriyle, gelir dağılımıyla, dış borçla, kamu kaynaklarının kullanımıyla, stratejik varlıkların mülkiyet yapısıyla ve uluslararası anlaşmaların koşullarıyla verilebilir.

Bir başka tehlike de toplumun sürekli ekonomik mücadele içinde bırakılmasıdır. Geçim sıkıntısı, gelecek kaygısı ve toplumsal gerilim, halkın günlük yaşamını sürdürme çabasını öne çıkarırken ülkenin uzun vadeli yönelişini sorgulama imkânını daraltmaktadır. Bunun bilinçli bir siyasi planın parçası olup olmadığı ayrıca araştırılmalıdır. Ancak niyetten bağımsız olarak, halkın ekonomik yükünün ağırlaştığı ve demokratik denetimin zayıfladığı yönündeki kaygılar göz ardı edilemez.

Asıl sorulması gereken, bu bedellerin neden ödendiği, daha ne kadar ödeneceği ve Türkiye'nin hangi siyasi, ekonomik ve toplumsal yapıya doğru evrildiğidir.

Bu soruların cevabı yalnızca ülke içindeki gelişmelerde aranamaz. Türkiye'nin karşı karşıya olduğu ekonomik yükler, siyasi dönüşüm tartışmaları ve güvenlik politikaları; Ortadoğu'daki güç mücadelesi, ABD'nin bölgesel stratejileri, İsrail-İran gerilimi ve uluslararası ittifakların yeniden şekillendiği bir dönemin koşulları içinde değerlendirilmelidir. Çünkü bir ülkede yaşanan gelişmelerin gerçek anlamı, yalnızca bugün ortaya çıkardıkları sonuçlarla değil, uluslararası güç dengeleri içindeki yeri ve gelecekte doğurabileceği sonuçlarla da belirlenir.

Dolayısıyla mesele yalnızca halkın bugün ne kaybettiği değil, bu kayıpların hangi hedefler uğruna göze alındığı ve ortaya çıkacak yeni düzenin kimin çıkarına hizmet edeceğidir. Türkiye'nin ödediği bedeller ile ulaşmayı hedeflediği sonuçlar arasındaki ilişki açıklığa kavuşturulmadan, yaşanan dönüşümün gerçek anlamını kavramak mümkün değildir.