1970’li yılların Türkiye’sinde insanların çoğu köylerde yaşar, kendi tarlasında üretir, ürettiğini tüketirdi. Bugünkü teknik ve sosyal imkânlar yoktu. Arpayı buğdaya katar, öğütüp un eder; bulgur pilavıyla karnımızı doyururduk. Yoksulduk ama emeğimizle ayakta duruyorduk.

Genç yaşta öksüz ve yetim kalan Ali Dayıma, başka köyden gelin gelmiş bir komşu kadın “fukara” diye hitap ettiğinde verdiği cevap hâlâ hafızamda:

“Neremiz fakir kuzum! Yediğimiz yumruk gibi, sıçtığımız boyunduruk gibi!” (Boyunduruk çüt süren hayvanların boynuna takılan yaklaşık 20 cm çapında ve 1 m uzunluğunda ahşap direk)

Bu söz, yoksulluğu inkâr değil, insanın kendisini yoksulluğuyla tanımlamaya itirazdı. Sofrasında kuru ekmek vardı ama onurunu kimseye teslim etmiyordu.

Sonra köyden kente göç başladı. İnsan, kendi üretim düzeninden koparak geçimini ücretli emeğe bağladı. Kentlerin inşasında, fabrikalarında, atölyelerinde çalıştı; büyüyen ekonomiye ucuz iş gücü sağladı. Fakat kentlerin bilimsel, ekonomik ve teknik olarak zenginleşmesine katkı sağlayamadı. Ucuz iş gücünü satarak tüketici olmaya, kendi ihtiyacını karşılamaktan piyasanın sunduğunu satın almaya yöneldi.

Toprağından kopan insan, yalnızca köyünü değil, kendi hayatını üretme gücünü de kaybetti.

Bu dönüşüm, emperyalist ekonomik düzenin ve tüketim ekonomisinin önünü de açtı. İhtiyaçlarını kendisi karşılayamayan insan, geçinebilmek için ücretine, borcuna ve piyasaya bağımlı hâle geldi. Ekonomik bağımlılık, zamanla siyasi bağımlılığa da dönüştü. Siyasetçinin gözünde yurttaş, hak sahibi birey olmaktan çıkıp seçim zamanı hatırlanan bir oy deposu hâline gelebildi. Yardım, hak olmaktan çıkarılıp siyasi lütuf gibi sunulduğunda insanın ihtiyacı, başkasının iktidar aracına dönüştü.

İşte garip gureba anlayışının sorgulanması gereken yanı budur. Saray düzeninin halkı himayeye muhtaç tebaa olarak gören dilini, cumhuriyetin özgür yurttaşı neden kabullensin? Vatandaş, birilerinin merhametine sığınan kul değildir. Devletin görevi lütufta bulunmak değil, hakkı korumaktır. Sosyal yardım elbette gereklidir; ancak yardımın siyasi sadakat karşılığında sunulması, dayanışmayı bağımlılığa dönüştürür.

Aradan geçen yıllarda maddi imkânlarımız arttı. Peki, bağımsızlığımız da arttı mı? Daha çok tüketirken kendi irademizi ne ölçüde koruyabildik?

Geçmişin yoksulluğunu yüceltmek, bugünün insanını suçlamak niyetinde değilim. Fakat Ali Dayımın sözündeki dik duruşu hatırlamak zorundayız. Yoksulluk insanın cebinde olabilir; onursuzluk, kendisini başkasının karşısında değersiz görmeye başladığında ortaya çıkar.

Coğrafyayı vatan yapmak için emeğini, ömrünü ve gerektiğinde canını ortaya koyan insan neden kendi vatanında garip gureba sayılsın? Kentleri kuran, üretimi gerçekleştiren, ülkenin zenginliğini yaratan insan yalnızca ucuz iş gücü ve oy deposu olarak mı görülecek?

Kuru ekmeğin bulunduğu sofrada onur vardı. Bugün maddi zenginliğin yanında irademizi ve şahsiyetimizi yitiriyorsak, asıl yoksulluğumuz budur.

Servet insanın sahip olduklarıdır; onur ise kim olduğudur. Yüce Atatürk’ün yüz yıl önceki sözünü yeniden şiar edinelim “Türk öğün, çalış güven”