Zaman; bir işin, bir oluşun içinde geçtiği, geçmekte olduğu yahut geçeceği süreyi ifade eden bir kavramdır. Günlük dilde onu vakit, an, çağ, miat gibi sözcüklerle karşılarız.
Zaman, ölçülebilir oluşuyla fiziksel; idrak edilebilir oluşuyla felsefî; yaşanır oluşuyla da psikolojik bir gerçekliktir. Bu üç alan birbirine karıştırıldığında zaman anlaşılmaz hâle gelir.
Batı dillerinde zaman kavramı time sözcüğüyle karşılanır. Bu sözcük, akışa ve sürekliliğe işaret eder. Date ise olayın başlangıç noktasını, takvimsel anını ifade eder. Measure ölçü demektir; sürenin matematiksel olarak belirlenmesini sağlar. Süre, bir olayın başlangıcı ile bitişi arasında geçen zaman dilimidir ve saat, gün, ay gibi birimlerle ifade edilir. Ölçülen şey zamanın kendisi değil, zaman içinde gerçekleşen harekettir.
Tarih ise zamanla karıştırılmaması gereken ayrı bir alandır. Tarih, geçmişte yaşamış insan topluluklarının siyasal, ekonomik ve sosyal faaliyetlerini; belgeye dayanarak, yer ve zaman göstererek inceleyen bir bilim dalıdır. Tarih, olayları anlatır; zaman ise o olayların içinde gerçekleştiği zemindir. Tarihin düzenlenmesinde kronoloji kullanılır. Kronoloji, Yunanca chronos (zaman) kökünden gelir ve olayların zaman içindeki sıralanışını konu edinir. Mitolojik Kronos ile kavramsal zaman arasında sembolik bir ilişki kurulabilir; fakat bu tarihsel bir köken değildir.
Çağ, binyıl, asır, yıl, ay, gün gibi kavramlar zamanın kendisi değil; zamanın kabul edilmiş soyut dilimleridir. Bu dilimleme evrensel değildir. Neolitik Çağ, Tunç Çağı, Demir Çağı gibi adlandırmalar coğrafyaya göre değişir. Aynı tarihsel anda bir bölgede Neolitik yaşam sürerken başka bir bölgede Tunç Çağı yaşanmıştır. Aralarındaki fark binlerce yıl olabilir. Bu durum, zamanın değil; insan düşüncesinin ve üretim biçiminin ölçülmesidir.
Buradan açıkça görülür ki insan biyolojik olarak bugünde yaşasa da zihinsel olarak binlerce yıl geride veya ileride olabilir. Zaman tekil değildir; idraklere göre çoğuldur. “Her an her şey vardır” sözü bu anlamda okunmalıdır.
İlk dönemlerde zaman, doğa olaylarıyla ölçülmüştür. Güneş’in hareketi, Ay’ın evreleri, mevsimlerin döngüsü zamanın ölçüsü sayılmıştır. Günümüzde ise saniye, atomik salınımlar esas alınarak tanımlanır. Ancak modern ölçüm araçlarına rağmen insanlar hâlâ zamanı savaşlarla, felaketlerle, doğumlarla ve kırılma anlarıyla ölçer. Bu ölçüm kişisel ve bölgeseldir; evrensel değildir.
Zaman denildiğinde çoğu insanın aklına tarihsel süreç gelir. Oysa zaman ile süreç aynı şey değildir. Süreç, zaman içinde gerçekleşen değişimdir. Zaman ise değişimin kendisi değil, değişimin içinde gerçekleştiği boyuttur.
Tasavvufta ve felsefede geçmiş ve gelecek yoktur; an vardır. An, zamanın bölünemeyecek kadar kısa parçası değil; idrakin temas ettiği tek gerçekliktir. Arapçada bu kavram lahza ile ifade edilir ve bir nefeslik süreyi anlatır. “Anda yaşamak” yalnızca çağın gereklerine uymak değil; alınan nefesin farkında olmaktır.
Hayat, ardışık anlardan oluşur. Yaşayan, yalnızca kendi çağının ürünü değildir; geçmişte oluşmuş düşüncelerle, geleceğe uzanan etkilerle birlikte yaşar. Bir düşüncenin doğması anlıktır; fakat o düşüncenin eyleme dönüşmesi zaman alır. İpte döndürülen taş ile onu döndürmeye karar veren düşünce arasında zaman farkı vardır. Düşünce için zaman yoktur; eylem için vardır.
Görelilik kuramı bize şunu gösterir: Zaman, harekete ve konuma bağlıdır. Hız arttıkça zaman yavaşlar. Demek ki zaman, mutlak değil; ilişkiseldir. Özde, yani düşüncede zaman yoktur. Zaman, şekle ve harekete bağlıdır.
An, “şimdi”dir. Fakat herkesin şimdisi aynı değildir. İdrak düzeyi, algı frekansı, ufuk genişliği farklıdır. Bir insanın bir anda düşündüğü şey, yüzlerce yılı kapsayabilir. Bir başkası için aynı şey uzun bir sürece yayılabilir. Ölçüm, şartlara bağlıdır; sabit değildir.
Kültür dünyamız Mezopotamya ve Ortadoğu’da şekillenmiştir. Yazının icadıyla düşünce kayda geçirilmiş, süreklilik kazanmıştır. Sümerlerde An (Anu) gök tanrısıdır. Bu, zaman kavramının ilahlaştırılması değil; göğün, düzenin ve sürekliliğin sembolleştirilmesidir. Burada sembol ile kavram ayrılmalıdır.
İnsan, bulunduğu yere ve bağlama göre isim alır: işçi, asker, yönetici, deli, bilge, melek, şeytan… Bunların hiçbiri öz değildir; nitelendirmedir. Antik çağlarda toplumun düşüncesine yön veren kişi, sağlığında veya ölümünden sonra kutsanmıştır. Bu, metafizik değil; düşünsel bir kabuldür.
Modern bir örnek olarak Atatürk’ü ele alırsak: Onu yaşatan bedeni değil, düşüncesidir. Kendi ifadesiyle mesele yüzü görmek değil; fikri anlamaktır. Bu, düşüncenin zamanda değil, anda var olduğunun göstergesidir. Aynı düşünce, farklı zamanlarda ve coğrafyalarda yeniden zuhur edebilir.
Sonuç olarak zaman; salt bir ölçü birimi değildir. Zaman, bir olayın meydana geldiği andır. Biz zamanı isimlere, takvimlere ve resimlere bölerek yaşadığımız için bütünü kaybediyoruz. Süreçte yaşıyor, anda duramıyoruz. Bu yüzden de parçalar arasında çatışıyoruz.