"Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur." (Fâtiha 1:2)
Fâtiha'nın başlangıç ayeti, yalnızca bir övgü cümlesi değildir. Aynı zamanda insanın varoluşunu anlaması için bir anahtar sunar. Buradaki "âlemler", sadece farklı varlık toplulukları değil; varlığın bütün görünüşleri, bütün bilgi alanları ve bütün oluş hâlleridir.
Âlem, âlim ve ilim aynı anlam alanında buluşur. Âlem bilineni, ilim bilmeyi, âlim ise bileni ifade eder. Bu üçü birbirinden bağımsız değildir. Bilen olmadan bilinenin, bilinen olmadan bilginin anlamı eksik kalır. Varlık, bu ilişkinin içinde sürekli kendini açığa çıkarır.
Bu açıdan iki temel âlemden söz edilebilir: mevcut olan ve olacak olan. Mevcut olan, somutlaşmış ve görünür hâle gelmiş hakikattir. Olacak olan ise henüz açığa çıkmamış imkân, mana ve potansiyeldir. Gelecek, mevcut olandan kopuk değildir; onun içinde filizlenen bir ihtimaldir.
İnsan da bu iki âlemin kesişim noktasında yaşar. Geçmişin birikimini taşırken geleceğin imkânlarını kurar. Mevcut olanı anlayabildiği ve olacak olanı sezebildiği ölçüde varoluşunun farkına varır. Bu nedenle insanın görevi, yalnızca dünyayı tanımak değil, varlığın sürekli oluşunu da okuyabilmektir.
İnanan bireyin övüncü mevcut olan ile olacak olanın bağlamında olduğunun bilincinde olmasıdır. Çünkü hakikat, sadece olmuş olanda değil; olmakta olan ve olacak olanın da içinde tecelli eder. İnsan, bu bağı kurabildiğinde zamanın peşinden sürüklenen değil, zamanı anlamlandıran bir bilince karışır.
Bu nedenle "Âlemlerin Rabbi" ifadesi, sadece bugünün değil, bütün oluşun Rabbini, bağlantısını anlatır. Madde ile mananın, görünen ile görünmeyenin, mevcut ile olacak olanın Rabbi... İnsan ise bu sonsuz varoluş içinde bilen, öğrenen ve anlam veren bir şahit olarak yerini alır. Fâtiha'nın ilk ayeti, insanı tam da bu idrake çağırır.